Ryan Murphy, ilk sezonuyla korku türüne farklı bir soluk getiren American Horror Story ile ikinci sezonunda da korkunun kaynaklarını araştırmaya devam ediyor. Ancak bu kez korkunun merkezi yalnızca doğaüstü olaylar ya da lanetli mekânlar değil; toplumların geçmişleriyle kurduğu ilişki, bastırılmış hafızaları ve yeniden üretilen ideolojiler.
Bir korku hikâyesi olarak başlayan American Horror Story, aslında her sezonunda farklı bir toplumsal bilinçaltının kapısını aralıyor.
Tavan Arası ve Bilinçaltı
Eski ve hayaletli evler korku sinemasının en sık kullandığı mekânlardan biridir. Ancak bu evler yalnızca korkutucu atmosfer yaratmak için kullanılmaz. Çoğu zaman karakterlerin bastırılmış geçmişlerinin fiziksel karşılığıdırlar.
Özellikle tavan arası, korku anlatılarında bilinçaltının bir metaforu olarak çalışır. Unutulmuş, saklanmış ve yüzleşilmek istenmeyen şeyler burada birikir. Yeni sahipler eski bir eve taşındıklarında aslında yalnızca bir mülk edinmezler; o mekânın geçmişini, travmalarını ve çözülememiş hikâyelerini de miras alırlar.
Bu açıdan American Horror Story'nin ilk sezonundaki Harmon ailesinin hikâyesi oldukça anlamlıdır. Aile, geçmişlerinden kaçmak ve yeni bir başlangıç yapmak için eski bir ev satın alır. Ancak ironik biçimde kurtuluş aradıkları yer, geçmişin bütün karanlığını taşıyan bir mekâna dönüşür.
Burada önemli olan nokta, evin aileye miras kalmamasıdır. Harmon ailesi geçmiş tarafından zorla seçilmez; kendi tercihleriyle geçmişin estetiğine yönelir.
Retro ve Geçmişin Yeniden Tüketimi
Bu durum günümüzün retro kültürüyle ilişkilendirilebilir.
Retro, yalnızca eski olanın geri dönmesi değildir. Daha çok geçmişe ait görüntülerin, tarzların ve sembollerin günümüz ihtiyaçlarına göre yeniden paketlenmesidir.
İnsanlar çoğu zaman geçmişin kendisine değil, geçmişin idealize edilmiş görüntüsüne yönelirler. Eski bir ev, eski bir araba, eski bir plak ya da eski bir moda anlayışı; geçmişin sorunlarından arındırılmış, estetik bir nesneye dönüşür.
Harmon ailesinin yaşadığı trajedi de burada ortaya çıkar. Geçmişin görüntüsü onlara güven verir ancak geçmişin kendisi hiç de masum değildir. Eski ev, nostaljik bir sığınak değil, bastırılmış travmaların geri döndüğü bir alandır.
Murphy'nin ilk sezonda yaptığı şey aslında nostaljiye duyulan güveni sorgulamaktır. Geçmiş her zaman huzurlu bir dönem değildir; bazen bugünün sorunlarını besleyen karanlık bir kaynaktır.
Asylum: Bireysel Travmadan Toplumsal Hafızaya
İkinci sezon olan Asylum ise bu meseleyi bireysel alandan toplumsal alana taşır.
İlk sezonda eski bir ev aracılığıyla aile geçmişiyle yüzleşirken, ikinci sezonda bir akıl hastanesi üzerinden toplumun bastırdığı geçmişle karşılaşırız.
1950'lerin Amerikası'nda geçen hikâye; dini fanatizm, bilim adına yapılan etik dışı deneyler, devlet otoritesinin birey üzerindeki baskısı ve savaş sonrası travmalar üzerinden ilerler.
Akıl hastanesi burada yalnızca korku mekânı değildir. Aynı zamanda toplumun kendisine uymayanları sınıflandırdığı, kontrol ettiği ve dışarıda bıraktığı bir kurumdur.
Bu noktada Michel Foucault'nun delilik ve iktidar üzerine düşünceleri önem kazanır. Foucault'ya göre iktidar yalnızca yasaklayan ya da cezalandıran bir güç değildir; aynı zamanda "normal" olanı belirleyen, bireyleri sınıflandıran ve bedenleri disipline eden bir mekanizmadır.
Bir toplum, yalnızca suçluları değil; farklı olanları, uyumsuz görünenleri ve kontrol edilmesi gerekenleri de tanımlayarak kendi düzenini kurar.
Asylum tam da bu noktayı sorgular: Gerçekten hasta olan kimdir? Kurumların "normal" kabul ettiği insanlar mı, yoksa kendi şiddetini ve baskısını sistemleştiren toplum mu?
Retro Kültür ve Retro Siyaset
Ryan Murphy'nin geçmişi kullanma biçimi burada önem kazanır. Dizide geçmiş yalnızca dekor değildir; bugünün ideolojik yapılarını anlamak için kullanılan bir araçtır.
Sürekli dönen plaklar, dönemin reklam estetiğini hatırlatan görüntüler, klasik Amerikan yaşam tarzını temsil eden imgeler, eski moda kıyafetler ve nostaljik atmosfer ilk bakışta bir dönemin romantik görüntüsünü yaratır.
Ancak Murphy bu görüntülerin arkasındaki karanlığı gösterir.
Çünkü geçmiş her zaman olduğu gibi hatırlanmaz; seçilerek yeniden kurulur. Bazı dönemlerin estetik tarafları hatırlanırken, o dönemlerin şiddeti, eşitsizlikleri ve baskı mekanizmaları görünmez hale getirilebilir.
Politik ideolojiler de benzer şekilde geçmişi yeniden kullanabilir. Geçmişten seçilen semboller, değerler ve korkular bugünün toplumsal koşullarına göre yeniden dolaşıma sokulabilir.
Bu nedenle American Horror Story: Asylum, nostaljinin masum bir geçmiş özlemi olmadığını; bazen toplumsal hafızanın nasıl manipüle edilebileceğini de gösterir.
Geçmiş Asla Ölmez
İlk sezon ile ikinci sezon arasında güçlü bir bağ vardır.
İlk sezon, bireyin geçmişle ilişkisini anlatır. Eski ev, ailenin çözülememiş travmalarının fiziksel karşılığıdır. Karakterler geçmişten kaçmaya çalışırken aslında onun içine daha fazla gömülürler.
İkinci sezon ise aynı fikri toplumsal düzleme taşır. Geçmiş artık yalnızca bireylerin değil, toplumların da bilinçaltıdır.
Ryan Murphy'nin asıl korkusu hayaletler ya da canavarlar değildir. Asıl korku, geçmişin hiçbir zaman gerçekten ortadan kaybolmamasıdır.
Geçmiş bazen bir evin duvarlarında, bazen bir kurumun koridorlarında, bazen de yeniden popüler hale gelen fikirlerde yaşamaya devam eder.







Yorumlar