Spartacus

Son yıllarda trajik bir şekilde gerçeğe dönüşen en belirgin “simülasyon alegorisi”, Spartacus: Blood and Sand ile karşımıza çıktı. Birinci sezonun ardından yapılan rutin kontrollerde Andy Whitfield’a kanser teşhisi konuldu ve kısa süre sonra da hayatını kaybetti.

Dizide Spartacus, bildiğimiz klasik hikâyenin çizgisinde, kölelerle birlikte ayaklanıp Batiatus’un evinden kaçmayı başarmıştı. Tarihsel anlatıda da Spartacus, bu isyandan sonra büyük bir direniş sergiler fakat sonunda öldürülür. Whitfield’ın gerçek hayattaki kaderi ise sanki bu hikâyenin simüle edilmiş bir yankısıydı: Sezon birin kaçışıyla paralel bir noktada, o da kendi savaşını başlatmak zorunda kaldı. Fakat onun mücadelesi arenada değil; hastane koridorlarında, kanser ile oldu.

Andy Whitfield, Spartacus rolüyle neredeyse “Kirk Douglas seviyesinde” bir etki yaratmış, hatta yeni nesil için belki de ondan daha çok benimsenmişti. Direnişin, adanmışlığın ve karizmanın güncel bir sembolüne dönüşmüştü. Belki bu yüzden, onun ölümünün diziye istemeden de olsa fazladan bir ilgi kattığını söylemek çok da yanlış olmaz.

Yapımcılar, Andy’nin kaybının ardından diziyi yeni bir oyuncuyla sürdürme kararı aldı; fakat seyirci için Spartacus aslında çoktan ölmüştü. Çünkü Whitfield’ın hikâyesi, klasik anlatıya birebir uyacak kadar acı verdi: Spartacus birinci sezon sonunda isyan etmişti, Whitfield ise aynı noktada kendi kişisel savaşını başlatmıştı. Spartacus tarihte öldü; Whitfield da aynı çizgide, kendi savaşından yenik ayrıldı.

Bu yüzden aslında “Spartacus hikâyesi” sezon birle birlikte bitmişti—ekranda değil, gerçek hayatta.

Yorumlar