J. G. Ballard’ın Crash’ini okurken başta tuhaf gelen her şey, sayfalar ilerledikçe bu tuhaflığını kaybeder. Romanın dünyasında insanlar otomobil kazalarına, cerrahi dikişlere, ezilmiş krom parçalarına, sakatlanmış bedenlere ve cinselliğe alışık olduğumuzdan bambaşka anlamlar yükler. Fakat asıl sarsıcı olan, bir noktadan sonra okurun da onları yadırgamamaya başlamasıdır.
Çünkü Ballard yalnızca sapkın karakterler kurgulamaz; tuhaflığın kendisini bir evren kuralına dönüştürür.
Roman ilerledikçe zihindeki “Bu insanlar neden böyle?” sorusu yavaşça silinir. Kaza, beden, otomobil, cinsellik ve ölüm arasında romanın kendi içinde kusursuz işleyen tutarlı bir bağ kurulur. Dış dünyanın ahlakıyla bakıldığında dehşet verici ve absürt olan her şey, Crash’in sınırları içinde neredeyse kaçınılmaz bir doğallık kazanır.
Ballard bize “Modern insan teknoloji yüzünden yabancılaşmıştır” türünden hazır ve didaktik bir tez sunmaz; bizi doğrudan kendi kurduğu mantığın içine hapseder. Açıklamaz, yargılamaz; sadece o dünyanın içinde düşünmeyi öğretir.
Bu yönüyle Crash, bir bilimkurgudan ziyade alternatif bir ontoloji gibi çalışır: İnsan bedeninin makineden, arzunun ise teknolojiden bağımsız olduğu yanılsamasını yerle bir eder.
Kaza: Sistemin Hatası Değil, Nihai Zirvesi
Otomobil, insanın içine girdiği, kumanda ettiği ama aynı zamanda onun sunduğu mekân ve hız algısıyla yeniden biçimlendiği mükemmel bir sınırdır. Ancak romanda otomobil yalnızca bir ulaşım ya da arzu nesnesi değildir; bedenin bir uzantısı, bir fetiş aparatı ve bir ölüm makinesidir.
Burada “kaza”, modern rasyonel mühendisliğin iddia ettiği gibi istenmeyen bir arıza ya da talihsiz bir hata değildir. Aksine kaza, beden ile makine arasındaki yapay sınırların kalktığı nihai temas anıdır. Direksiyonun, camın ve kaportanın bedenden ayrıldığı o rutin mesafe, çarpışma anında yok olur; metal ete saplanır, krom kemikle kaynaşır.
Özellikle romanın merkezindeki Vaughan için kaza, rastgele bir felaket değil; ünlü bedenlerin ölümünü, medyanın görüntüye dönüştürme gücünü ve cinsel arzuyu aynı sahnede buluşturan bir ritüeldir. Cinsellik ise romantik ya da tutkulu bir eylem olmaktan çıkar; gösterge panelleri, protezler ve yara izlerinin geometrisi üzerinden yürütülen cerrahi, soğuk ve mekanik bir montaj işlemine dönüşür.
Ballard’dan Cronenberg’e: Zihinden Bedenin Etine
David Cronenberg’in 1996 tarihli sinema uyarlaması, metnin felsefi omurgasını doğrudan görsel bir beden deneyimine tercüme eder. Cronenberg romanı açıklama zahmetine girmez; metnin soğukluğunu kameranın klinik mesafesiyle ete kemiğe büründürür. Metal, bacak korseleri, deri, kan ve cinsel organlar aynı görsel kompozisyonun eşdeğer parçaları haline gelir.
Fakat tam bu noktada roman ile film arasında belirleyici bir ontolojik makas açılır:
Ballard’da dünya tuhaftır, insanlar o dünyanın insanlarıdır.
Cronenberg’de ise dünya normaldir, insanlar tuhaftır.
Ballard’ın metninde absürtlük metafizik bir zemine oturur; gerçekliğin altında yatan tekinsiz makine mantığını hissedersiniz. Cronenberg ise bu zihinsel deneyi doğrudan fiziksel bedene odaklar. Bizi tanıdık, sıradan otoyolların ve steril şehir ışıklarının ortasına bırakır; ardından bu gündelik gerçekliğin içinde çürüyen ve makineleşen arzulara bakmamızı ister.
Romanın tuhaflığı içeriden tutarlı ve kuşatıcıyken, filmin tuhaflığı dışarıdan bakanı yabancılaştıran cerrahi bir deneyimdir.
Ballard “Gerçekliğin altında böyle bir arzu mantığı olabilir mi?” diye sorarken, Cronenberg “Ya bu mantık zaten içimizde işliyorsa?” sorusunu fısıldar.
Otomobilden Algoritmaya: Arzum Gerçekten Bana mı Ait?
Bugünden geriye dönüp bakıldığında Crash’i asıl ürkütücü kılan, Ballard’ın teknik kehanetinin otomobillerle sınırlı kalmamış olmasıdır. Otomobil yalnızca ilk büyük somut örnektir.
1970’lerin metal kaportasının yerini bugün akıllı telefonlar, sonsuz kaydırma arayüzleri, algoritmalar ve yapay zekâ almış durumda. Telefon artık yalnızca iletişim kurduğumuz harici bir cihaz değil; neyi arzulayacağımızı, kiminle karşılaşacağımızı, hangi imgeye ne kadar süreyle bakacağımızı ve neye reaksiyon vereceğimizi biçimlendiren dijital bir protezdir.
Teknoloji yalnızca arzularımızın taşıyıcısı değil, bizatihi arzuyu üreten sistemin de bir parçasıdır.
Crash bittiğinde zihne saplanan asıl rahatsızlık kazalar, kan ya da fetiş imgeleri değildir. Kendi dünyamızın ve hislerimizin sandığımız kadar “doğal” olmayabileceği gerçeğidir.
İnsan teknolojiyi üretir; ardından teknoloji insanın bedenini, zihnini ve güdülerini yeniden biçimlendirmeye başlar.
Ballard’ın asıl dehşeti, teknolojinin insanı yok etmesi değil, insanın teknolojiyle kaynaşarak başka bir şeye dönüşmesi ve bu dönüşümün ne zaman başladığını artık hatırlayamamasıdır.
Çünkü belki de mesele, makinenin insan gibi davranmaya başlaması değildir.
Mesele, insanın ne zamandır makineden sandığı kadar farklı olmadığını fark etmesidir.
Ve Crash tam olarak o fark ediş anına bakar.
Arzuladığımız şey gerçekten bize mi aittir?
Ek Bölüm: Ballard’dan Ducournau’ya — Bedenin Artık İnsan Olmadığı Yer
Eğer Crash’in açtığı hattı günümüze kadar uzatmak istersek, karşımıza yalnızca Cronenberg değil, Julia Ducournau’nun Titane’ı da çıkar.
Fakat Titane’ı “Crash’in devamı” olarak görmektense, Ballard’ın sorularından birini daha ileri götüren bir film olarak düşünmek daha ilginç.
Çünkü Crash’te insan ile makine arasındaki sınır çözülmeye başlar.
Titane’da ise o sınırın zaten çözüldüğü bir bedenle karşılaşırız.
Ballard’da otomobil arzunun nesnesidir. İnsan bedeni otomobile doğru çekilir; kaza, bu iki dünyanın birbirine temas ettiği andır. Ducournau’da ise otomobil artık yalnızca arzunun nesnesi değildir. Metal, bedenin içine girer ve beden kendi biyolojik sınırlarını kaybetmeye başlar.
Başka bir deyişle:
Ballard makinenin bedene girdiği anı anlatır. Ducournau ise bedenin artık makineden ayrı düşünülemediği dünyaya geçer.
Bu nedenle Titane’daki otomobil ilişkisini yalnızca fetişizm üzerinden okumak yetersiz kalır. Alexia’nın bedeni giderek insan bedeninin alışıldık tanımının dışına taşar. Cinsiyet, biyoloji, arzu ve kimlik sabit kategoriler olmaktan çıkar; beden sürekli dönüşen bir maddeye dönüşür.
Burada Crash’in temel sorusu başka bir biçime bürünür.
Ballard:
“Teknoloji arzularımızı biçimlendiriyorsa ne olur?”
diye soruyordu.
Ducournau bunun bir adım ötesine geçer:
“Ya teknoloji artık arzuyu değil, bedenin kendisini biçimlendiriyorsa?”
Bu yüzden Titane’daki asıl mesele yalnızca Alexia ile otomobil arasındaki ilişki değildir. Vincent ile Alexia arasındaki tuhaf paralellik çok daha önemlidir.
İkisi de bedenlerini doğal ve değişmez bir gerçeklik olarak kabul etmez.
Alexia bedenini makineye doğru dönüştürür.
Vincent ise bedenini genç, güçlü ve erkeksi tutabilmek için sürekli yeniden üretir.
Biri metal aracılığıyla, diğeri kimyasal ve fiziksel müdahaleler aracılığıyla bedenini yeniden kurar.
İkisinin ortak noktası şudur:
Beden artık kader değildir. Beden bir projedir.
Ve bu, Crash’in açtığı tartışmayı cinsellikten çok daha geniş bir alana taşır.
Çünkü bedenin değişebilir hale gelmesi yalnızca arzuyu değil, kimliği ve aileyi de dönüştürür.
Titane’ın en radikal taraflarından biri burada ortaya çıkar. Film bir noktadan sonra “Alexia nedir?” sorusunu anlamsızlaştırır. Kadın mı? Erkek mi? İnsan mı? Makine mi? Katil mi? Hamile mi? Çocuk mu?
Bunların hiçbiri tek başına yeterli değildir.
Ducournau bedenin bütün bu kategorilerden aynı anda geçebileceği bir alan kurar.
Bu yüzden filmin ikinci yarısında Vincent ile Alexia arasındaki baba-oğul ilişkisi özellikle önemlidir. Burada biyolojik gerçeklikten çok birbirini yeniden tanımlayan iki beden vardır. Vincent Alexia’yı kendi kaybettiği oğlunun yerine koyarken, Alexia da kendisine verilmiş olan kimliği yeniden biçimlendirir.
Aile böylece biyolojik bir hakikat olmaktan çıkar ve bir tür bedensel tanıma eylemine dönüşür.
Bu noktada Titane, Crash’ten ayrıldığı kadar onu tamamlar da.
Ballard’da insan makineyle erotik ve ölümcül bir ilişkiye girer.
Cronenberg bu ilişkiyi bedenin yüzeyine taşır.
Ducournau ise artık “insan” dediğimiz kategorinin kendisini parçalar.
Üçlü hattı bu nedenle şöyle okuyabiliriz:
Ballard: Arzu makineleşir.
Cronenberg: Makine bedenleşir.
Ducournau: Beden artık makineden ayrı değildir.
Ve burada Crash’in sorusu yeniden karşımıza çıkar.
İnsan teknolojiyi üretir.
Teknoloji insanın bedenini dönüştürür.
Beden değiştikçe arzu değişir.
Arzu değiştikçe kimlik değişir.
Kimlik değiştikçe “insan” dediğimiz şeyin sınırları da yerinden oynar.
Belki de Ballard’dan Ducournau’ya uzanan asıl hat tam olarak budur:
Teknoloji önce arzunun nesnesi olur. Sonra arzuyu biçimlendirir. Sonunda bedenin kendisine dönüşür.
Ve Titane bizi Crash’in henüz sormadığı ama onun içinden çıkan son soruya götürür:
Eğer beden değişebiliyorsa, insan dediğimiz şey tam olarak nerede başlar ve nerede biter?






Yorumlar