Godzilla

  1. yılında 30. filmine kavuşan Godzilla, yirmi sekizi Japonya, ikisi Amerika yapımı olmak üzere farklı dönemlerde izleyiciyle buluştu. 1954 yılında ilk kez ortaya çıkan Godzilla, Japonya’nın yaşadığı nükleer felaketin, özellikle Hiroşima ve Nagazaki travmasının sinemasal bir yansıması olarak okunmuştu. Godzilla yalnızca devasa bir yaratık değil, insanlığın teknoloji ve savaş yoluyla açtığı yaraların beden bulmuş hâliydi.

  2. yılın yeni Godzillası ise Japonya’nın yakın dönemde yaşadığı başka bir nükleer felaketin, Fukuşima’nın ardından vizyona giriyordu. Bu nedenle filmin nükleer enerji, doğa-insan ilişkisi ve teknolojik kibir üzerine güçlü bir politik alt metin kurması beklenebilirdi. Ancak Gareth Edwards’ın filmi, bu potansiyeli büyük ölçüde kullanmayarak politik açıdan oldukça güvenli ve içi boşaltılmış bir yeniden yorum olarak kalıyor. İlk Godzilla’nın temasal ağırlığından çok, görsel ihtişamını ve yaratık tasarımını takip ediyor.

Godzilla’nın büyük bütçeli yeniden çevrimi, 2010 yılında düşük bütçeli “Monsters” filmiyle dikkatleri üzerine çeken Gareth Edwards’a emanet edilmişti. Yıldızlarla dolu oyuncu kadrosuyla birlikte nasıl bir sonuç ortaya çıkacağı merak konusuydu.

Japonya’da bir nükleer santralde meydana gelen felaketin ardından Amerikalı bilim adamı Joe Brody, bunun sıradan bir doğal afet olmadığına inanır. Yıllar sonra ortaya çıkan devasa yaratıklar, insanlığın kontrol ettiğini düşündüğü doğa karşısındaki çaresizliğini yeniden hatırlatacaktır.

Tipik bir büyük bütçeli Amerikan yapımı olarak klişe bir aile dramından beslenen film, geniş bir karakter geçidi sunuyor. Ancak filmin en büyük sorunu da burada başlıyor. Gareth Edwards karakterlerini yeterince derinleştiremiyor. Eşini kaybeden Joe Brody ile oğlu arasındaki ilişki, oğul ve eşi arasındaki bağ izleyicide gerçek bir duygusal karşılık yaratamıyor. Filmin dramatik yapısı bu nedenle zayıf kalıyor ve görsel olarak sunduğu büyük ölçekli felaketin içerisine seyirciyi tam anlamıyla çekemiyor.

Bunun yanında Japon bilim insanı Ishiro Serizawa karakteri de önemli bir potansiyel taşımasına rağmen yeterince kullanılmıyor. Film boyunca daha çok gizemli açıklamalar yapan ve olaylara dışarıdan bakan bir figür olarak kalıyor.

Gareth Edwards’ın Godzilla’sı asıl gücünü insan hikâyesinden değil, yaratıkların ortaya çıktığı anlardan alıyor. Yönetmen, canavarları hemen göstermeyerek onları bir korku unsuru olarak inşa ediyor. Askerlerin bakış açısından, uzaktan görülen siluetlerden ve yıkımın yarattığı atmosferden beslenen film, özellikle bu anlarda etkileyici bir görsel dil kuruyor.

Fakat filmin en ilginç tercihi, başlarda tehdit olarak konumlandırılan Godzilla’nın ilerleyen bölümlerde kurtarıcı bir figüre dönüşmesi. Bu dönüşüm, klasik canavar filmlerindeki "doğaya karşı insan" çatışmasını farklı bir noktaya taşıyor. Godzilla artık yalnızca yok eden bir güç değil, bozulan doğal dengeyi yeniden kuran kadim bir varlık olarak resmediliyor.

2014 yapımı Godzilla, politik ağırlığı ve alegorik gücü açısından 1954 yapımının çok gerisinde kalsa da, Gareth Edwards’ın yaratık sinemasına yaklaşımı ve doğa karşısında insanın sınırlılığını vurgulaması açısından dikkat çekici bir yeniden çevrim olarak kalıyor.

Yorumlar