Michael Haneke'nin Altın Palmiye ödüllü filmi Amour, hayatlarının son dönemine giren yaşlı bir çift üzerinden sevginin, bakımın, bağımlılığın ve insan onurunun sınırlarını sorguluyor.
Amour, yalnızca yaşlılık üzerine bir film değil.
- Amour, hayatları boyunca belli bir mesafeyi koruyarak yaşamış iki insanın, hastalıkla birlikte bu mesafenin yavaş yavaş ortadan kalkmasının filmi.
- Amour, burjuvazinin kalesi olan özel mülkiyetin ve mahremiyetin filmi.
- Amour, hayatları boyunca bağımsız kalmayı başarmış iki insanın ilk kez gerçek anlamda "muhtaç olma" duygusuyla yüzleşmesinin hikâyesi.
Filmin açılışı aslında bütün bu temaları daha ilk dakikada kuruyor. Seyirci, Georges ve Anne'nin evine ancak kapısı kırılarak girebiliyor. Bu özel alana davet edilmiyoruz; adeta zorla giriyoruz. Ardından çiftimizi dışarıda birlikte gördüğümüz nadir anlardan biri geliyor. Eve döndüklerinde kapılarının bir hırsız tarafından zorlandığını fark etmeleri ise, birazdan bu güvenli alanın çok daha büyük bir tehditle karşılaşacağının habercisi gibi duruyor.
Anne'nin geçirdiği felcin ardından film, neredeyse tamamen bu evin içinde geçmeye başlıyor. Haneke burada evi yalnızca bir mekân olarak kullanmıyor; onu Georges ve Anne kadar önemli üçüncü bir karaktere dönüştürüyor. Odalar, koridorlar ve kapılar yalnızca fiziksel alanlar değil; çiftin hayatlarının, hafızalarının ve giderek daralan dünyalarının sınırları hâline geliyor.
Başlangıçta dış dünyaya kapalı olan bu özel alan, Anne'nin hastalığıyla birlikte istemeden açılmaya başlıyor. Doktorlar, bakıcılar, apartman görevlisi ve kızları bu mahrem dünyanın içine giriyor. Ancak Georges, bütün bu girişleri mümkün olduğunca kontrol altında tutmaya çalışıyor. Çünkü korumaya çalıştığı yalnızca evi değil; birlikte kurdukları hayatın son parçaları.
Filmin en güçlü taraflarından biri de bağımlılık meselesini tek taraflı ele almaması. Anne giderek tüm ihtiyaçları için Georges'a muhtaç hâle gelirken, Georges da farklı biçimlerde başkalarına ihtiyaç duymaya başlıyor. Bakıcılar, kızı ve çevresi onun da aslında aynı kırılganlığın içinde olduğunu gösteriyor. Haneke burada yalnızca yaşlılığın getirdiği fiziksel kayıpları değil, insanın bağımsızlık yanılsamasının nasıl çözüldüğünü anlatıyor.
Finalde Georges'un Anne'yi öldürmesi de yalnızca bir ölüm sahnesi olarak okunamaz. Bu sahne sevgi, merhamet, çaresizlik ve sahip olma duygularının birbirinden ayrılmaz hâle geldiği trajik bir noktaya işaret ediyor. Georges, Anne'nin acısını sona erdirirken aynı zamanda kendi varoluşunun temelini oluşturan ilişkiyi de yok ediyor.
Bu çözülme filmin son bölümünde daha da belirginleşiyor. Film boyunca eve giren herkesi kontrol eden, hatta güvercini bile dışarı çıkarmaya çalışan Georges, son gelen güvercine farklı davranıyor. Onu kovmak yerine yakalayıp seviyor. Bu küçük an, Georges'un da Anne'nin ardından aynı sona yaklaştığının sessiz bir işareti gibi duruyor.
Filmin başında kapısını kırarak girdiğimiz ev, finalde kızlarının gelişiyle birlikte kapanıyor. İlk başta izleyicinin bile zorla dahil olduğu bu özel dünya artık sona ermiştir.
Michael Haneke, minimalist anlatımı, kusursuz mizanseni ve olağanüstü oyuncu yönetimiyle bir kez daha sinemanın en büyük ustalarından biri olduğunu kanıtlıyor. Jean-Louis Trintignant ve Emmanuelle Riva'nın olağanüstü performanslarının yanında, evi de filmin oyuncularından biri olarak görmek mümkün.
Amour, yalnızca Haneke filmografisinin değil, son yılların da en güçlü filmlerinden biri. Belki yıllar sonra filmin bütün ayrıntılarını hatırlamayacağız; fakat yarattığı o ağır, sessiz ve kaçınılmaz duygu kolay kolay hafızamızdan silinmeyecek.

Yorumlar