Tersine Evrim ve The Walking Dead

Üçüncü sezonunun yarı finalini sekizinci bölümüyle yapan The Walking Dead, heyecan dozunu artırırken politik alt metnini de giderek görünür kılıyor. İlk sezonlarda grubun kendi içindeki iktidar mücadelelerini izlerken, üçüncü sezonda çatışma artık daha büyük bir ölçeğe taşınıyor. Rick ve arkadaşlarının, Merle ile Glenn'i kurtarmak için Vali'nin kurduğu Woodbury'ye düzenlediği baskın, dizinin asıl meselesinin yalnızca hayatta kalmak olmadığını gösteriyor.

The Walking Dead zombi istilasını anlatıyor gibi görünse de, aslında devletin, hukukun ve medeniyetin ortadan kalktığı bir dünyada insanların nasıl yeniden örgütleneceğini sorguluyor. Dizinin asıl korkusu zombiler değil; çöken uygarlığın ardından ortaya çıkan yeni iktidar biçimleri.

Zombiler yalnızca bu dönüşümün katalizörü. Bir zamanlar dinozorların yeryüzüne egemen olması gibi, artık dünyayı şekillendiren tür onlar. İnsan ise bu yeni koşullara biyolojik olarak değil, kültürel olarak uyum sağlamak zorunda kalıyor. Medeniyetin binlerce yılda inşa ettiği davranış kalıpları hızla çözülüyor; çocukluk yerini silahlı nöbetlere bırakıyor, empati ise çoğu zaman yaşama içgüdüsüne yeniliyor. Isırılan bir arkadaşın birkaç dakika sonra başına kurşun sıkmak, ahlaki bir tercih olmaktan çıkıp hayatta kalmanın zorunlu kuralına dönüşüyor.

Bu nedenle diziyi "tersine evrim" olarak adlandırmak biyolojik anlamda doğru olmasa da, kültürel anlamda güçlü bir metafor sunuyor. İnsanlık evrimini geri sarmıyor; fakat uygarlığın katmanları birer birer soyuluyor. Hukuk, kurumlar ve ortak yaşam kuralları çöktükçe, güç ilişkileri daha ilkel biçimlerde yeniden kuruluyor.

Dizinin en ilginç yanı da tam burada başlıyor. Her topluluk, farklı bir siyasal örgütlenme modeli deniyor.

İkinci sezondaki Hershel'in çiftliği, küçük ölçekli bir feodal düzeni andırıyor. Toprağın sahibi Hershel en üstte yer alırken, Rick ve arkadaşları hem güvenliği sağlıyor hem de üretime katkıda bulunuyor. Roller net, hiyerarşi belirgin ve düzen büyük ölçüde toprağın etrafında şekilleniyor.

Üçüncü sezonda ise Woodbury bambaşka bir yapı sunuyor. İlk bakışta tipik bir Amerikan banliyösünü andıran bu güvenli kasaba, perde arkasında otoriter bir rejim olarak işliyor. Güvenlik vaadi, özgürlüğün yerini alıyor; propaganda, gösteriler ve korku siyaseti düzenin devamını sağlıyor. Vali'nin gerçek gücü acımasızlığından değil, insanlara normale dönüldüğü yanılsamasını satabilmesinden geliyor.

Bu yüzden dizinin politik yönü, zombilerden çok insanlar arasındaki ilişkilere dayanıyor. Her yeni topluluk, "güvenlik mi özgürlük mü?", "liderlik mi ortak karar mı?", "ahlak mı hayatta kalmak mı?" gibi soruları yeniden soruyor.

Bana kalırsa dizinin gideceği yön de burada saklı. Topluluklar büyüdükçe yeni devletçikler kurulacak, yıkılacak ve yerlerine yenileri gelecek. Belki de en sonunda insanlar yeniden mağaralara dönmeyecek; ama her kriz, medeniyetin ne kadar ince bir kabuk olduğunu bize yeniden hatırlatacak.

Belki de The Walking Dead hiçbir zaman zombiler hakkında bir dizi olmadı. O, yalnızca uygarlığın yokluğunda insanın nasıl bir canlıya dönüştüğünü anlatıyor.


Yorumlar