The Dark Knight Rises

Bir yönetmenin iyi bir film çekmesinin ötesinde, anlattığı hikâyeye karşı etik bir sorumluluğu da olduğuna inanıyorum. Benim sinema anlayışımda bu sorumluluk; hikâyeyi mümkün olduğunca tek bir ideolojik doğrultuya mahkûm etmemek, karakterlerini sloganların taşıyıcısına dönüştürmemek ve izleyiciye hazır cevaplar vermek yerine onu düşünmeye davet etmek anlamına geliyor.

Christopher Nolan'ın The Dark Knight Rises'ı ise bana göre bu noktada ciddi sorunlar taşıyor.

Heath Ledger'ın unutulmaz performansıyla hayat verdiği Joker'i hatırladığımızda bu durum daha da belirginleşiyor. Joker yalnızca kaos üreten bir kötü değildi; iyi ile kötü arasındaki sınırları sürekli bulanıklaştıran, Batman'in ahlaki pozisyonunu da sorgulayan bir karakterdi. Onu etkileyici yapan şey, kötülüğü temsil etmesinden çok, kötülüğün ne olduğunu tartışmaya açmasıydı.

Bu nedenle The Dark Knight'ın ardından gelen üçüncü film doğal olarak beklentiyi yükseltiyordu. Ancak The Dark Knight Rises, Bane karakteri üzerinden aynı derinliği kuramıyor.

Filmin merkezinde, Gotham'ı ele geçirmek isteyen Bane'in Bruce Wayne'i hem ekonomik hem de fiziksel olarak çökertme planı yer alıyor. Fakat Joker'in aksine Bane'in fikirleri, karakterini taşıyacak ölçüde geliştirilmiyor. Finalde yapılan açıklamalar da onun ideolojik pozisyonunu güçlendirmekten çok, kişisel motivasyonlara indirgemeyi tercih ediyor.

Selina Kyle ise başlangıçta sınıfsal eşitsizliklere tepki duyan bir karakter olarak kurulmasına rağmen, hikâye ilerledikçe Batman'in safına geçiyor. Bu dönüşüm bana göre karakter gelişiminden çok anlatının ihtiyaçları doğrultusunda gerçekleşiyor.

Tam da bu noktada filmin ideolojik zemini görünür hâle geliyor. Gotham'da halk adına konuşan Bane'in kurduğu düzen kısa sürede kaosa ve linç kültürüne dönüşürken, Bruce Wayne bütün kusurlarına rağmen düzeni yeniden tesis eden kurtarıcı olarak konumlandırılıyor.

Bu nedenle filmi, 2008 finans krizinin ardından ortaya çıkan sınıfsal gerilimlere verilmiş muhafazakâr bir cevap olarak okumak mümkün. Film, mevcut sistemin sorunlarını kabul etse bile alternatif olarak sunulan halk hareketini doğrudan yıkım ve tiranlıkla özdeşleştiriyor. Bana göre bu tercih, anlatının ideolojik dengesini önemli ölçüde bozuyor.

Rahatsız olduğum nokta tam da burada başlıyor. Film, farklı toplumsal seçenekleri aynı mesafeden tartışmaya açmak yerine, daha en başından hangi tarafta durulması gerektiğini belirliyor. Böyle olunca karakterler de fikirlerin doğal uzantısı olmaktan çıkıp anlatının ideolojik işlevini yerine getiren araçlara dönüşüyor.

Oysa The Dark Knight, Joker ile Batman arasındaki ahlaki çizgiyi sürekli bulanıklaştırarak çok daha cesur bir tartışma yürütüyordu. The Dark Knight Rises ise bu gri alanları büyük ölçüde terk ederek daha kesin yargılarla ilerlemeyi tercih ediyor. Benim için filmin en büyük hayal kırıklığı da burada yatıyor.

Elbette bunun büyük bütçeli bir Hollywood yapımı olduğu söylenebilir. Ancak Nolan gibi dünya sinemasında önemli bir yere sahip bir yönetmenin filmleri yalnızca gişe eğlencesi olarak okunmuyor; aynı zamanda güçlü fikirler de dolaşıma sokuyor. Bu yüzden ideolojik tercihlerinin de tartışılması gerektiğini düşünüyorum.

Kısacası, The Dark Knight Rises teknik açıdan son derece başarılı olsa da, etik ve ideolojik düzlemde Nolan'ın filmografisindeki en problemli yapımlardan biri olarak kalıyor.

Yorumlar