
Alan Ball, kariyeri boyunca Amerikan Rüyası'nın parlak yüzünü değil, altındaki çatlakları anlatmayı tercih eden bir isim oldu. American Beauty ve Six Feet Under'ın ardından gelen True Blood da bu çizgiyi sürdürüyor. Vampirleri yalnızca fantastik yaratıklar olarak değil, toplumun içine karışmış yeni bir azınlık olarak ele alan dizi, korku öğelerini sosyal ve politik bir alegoriye dönüştürüyor.
Daha açılış jeneriğinde Jace Everett'in "Bad Things" şarkısıyla nasıl bir dünyanın içine gireceğimizi hissettiren dizi, vampirleri gündelik hayatın bir parçası hâline getirerek ırkçılık, ayrımcılık, demokrasi ve birlikte yaşama kültürü üzerine güçlü sorular soruyor. Amerikan İç Savaşı'na katılmış vampirlerden dinî fanatizme, farklı doğaüstü türlerden muhafazakâr taşra yaşamına kadar pek çok unsur, bu alegoriyi besleyen yapı taşlarına dönüşüyor.
Alan Ball'ın asıl ilgilendiği konu ise "öteki" ile kurduğumuz ilişki. Dizide herkes eşitlikten, özgürlükten ve haklardan söz ediyor; ancak konu kendi çıkarlarına geldiğinde aynı karakterler ötekini dışlamaktan, sindirmekten ya da onun haklarını görmezden gelmekten çekinmiyor. Böylece True Blood, ayrımcılığın yalnızca insanlar ile vampirler arasında değil, herkesin kendi içinde yeniden ürettiği bir iktidar biçimi olduğunu gösteriyor.
Bu yönüyle dizi, demokrasinin yalnızca hak talep etmekten ibaret olmadığını; başkalarının haklarını da kabul etmeyi gerektirdiğini hatırlatıyor. Kuralların gerçekten özgürlük üretip üretmediğini ya da yalnızca yeni baskı biçimleri yarattığını sorguluyor.
Ve sonunda geriye şu soru kalıyor:
İnsanları sürekli intikam almaya iten bir düzenin adına gerçekten medeniyet denebilir mi?
Yorumlar