The End of Oak Street: Nostaljinin İçindeki Çatlak


David Robert Mitchell'ın The End of Oak Street'i 1982'de, Michigan'da sıradan bir banliyöde başlıyor. Platt ailesi, yani Denise, Greg, Audrey ve Brian, dışarıdan kusursuz bir Amerikan tablosunun içinde yaşıyor: müstakil evler, komşular, mahalle partisi, aile yemekleri. İçeride ise her şey çoktan çatlamış durumda. Denise yazar olmak istiyor, gizlice roman yazıyor ve boşanmayı düşünüyor. Greg işten çıkarıldığını saklıyor; pizza dağıtıcılığını “yan iş” diye anlatıyor ama artık tek geliri o.

Sonra bir fırtınada beyaz bir ışık sokağı yutuyor ve mahalle milyonlarca yıl öncesine, dinozorların arasına düşüyor. Aile hem hayatta kalmaya hem de dağılmakta olan ilişkisini toparlamaya çalışıyor. Film bu noktadan sonra aile melodramını, yaratık filmini, bilimkurguyu, felaket sinemasını ve 1980'ler macera sinemasını aynı potada eritmeye girişiyor.

İlginç olan da burada başlıyor, çünkü The End of Oak Street yalnızca bir dinozor filmi değil. Mitchell, 1980'lerin Amerikan sinema hafızasını bugünün izleyicisine taşıyor ve türler arasında dolaştırıyor. Film bunu zaman zaman çok iyi yapıyor. Sorun, her türün arasında aynı rahatlıkla hareket edememesi.


Kusursuz olmayan geçmiş

Filmdeki 1980'ler yalnızca estetik bir tercih değil. Oak Street, banliyö hayatının kültürel imgesine dönüşüyor: ev, aile, mahalle, komşuluk. Mitchell'in asıl hamlesi ise bu bütünlüğün ne kadar kırılgan olduğunu göstermesi.

Film hiçbir zaman kusursuz bir geçmiş anlatmıyor. Dinozorlar mükemmel bir düzeni yıkmıyor; zaten içeriden çatlamış bir dünyanın üstüne geliyor. Bu ayrım önemli, çünkü filmin muhafazakâr damarı “eski dünya kusursuzdu, modern hayat her şeyi bozdu” düşüncesinden gelmiyor. Daha çok geçmişte var olduğuna inanılan bütünlük ve aidiyet duygusuna duyulan özlemden besleniyor.

Film aileyi, mahalleyi ve ortak hayatı yeniden merkeze alıyor. Kriz sırları da açığa çıkarıyor: Greg, Denise'in boşanma isteğini bildiğini söylüyor, işini kaybettiğini itiraf ediyor ve ikisi barışıyor. Bu elbette muhafazakâr bir duyarlılıkla kesişiyor. Ancak film eski aile düzenini olduğu gibi geri getirmek istemiyor; onun içinde kaybedildiğini düşündüğü aidiyeti bugünün insanlarıyla yeniden kurmaya çalışıyor.

Nostaljinin kendisi de böyle çalışır. Nostalji geçmişin gerçekliğini değil, geçmişteki bütünlük hissini hatırlar. Sorunlar yok sayılmaz, üzerlerine bir “ama” konur:

Evet, sorunlar vardı. Ama yine de güzel günlerdi.

Filmin nostaljisi bu “ama”nın içinde yaşıyor. Bu nedenle The End of Oak Street'i doğrudan bir muhafazakâr restorasyon projesi olarak okumak eksik kalıyor. Film geçmişi kutsamaktan çok, geçmişte değerli olduğuna inanılan şeyi bugünde yeniden kurmaya çalışıyor.

Restorasyon değil, revizyon

Final de basit bir eve dönüş değil. Aile wormhole'dan birlikte atlayıp 11 Temmuz 1982'ye, sokağın kaybolmasından yaklaşık yirmi dakika öncesine dönüyor. Denise ankesörlü telefondan komşuları uyarıyor, Greg onun verdiği pizza siparişiyle çıkagelip ailesine kavuşuyor. Beyaz ışık yine de sokağı yutuyor. İki yıl sonra Denise'in uyarıları onu kahraman yapmış, yaşadıklarını anlattığı kitap ailesini orta halli bir zenginliğe kavuşturmuş.

Denise geçmişi geri getirmiyor, revize ediyor. Burada final bana Matrix Resurrections'ı hatırlatıyor. İki filmde de mesele eski düzenin aynen geri gelmesi değil. Değişmiş insanlar, değişmiş ilişkiler içinde daha önce değerli gördükleri bir şeyi yeniden kurmaya çalışıyor. Hatta paralel daha da ileri gidiyor: Resurrections'ın finalini taşıyan Neo değil Trinity; Oak Street'te de hikâyenin yönünü belirleyen Greg değil Denise. Finaldeki aile, filmin başındaki aileyle aynı aile değil; en azından Denise için.

Film geçmişteki aileyi geri getirmiyor. Geçmişte değerli görülen aile fikrini, bugünün insanlarıyla yeniden kuruyor.

Türler arasında dans

Filmin asıl problemi de tam burada çıkıyor: bütün bu fikirleri sonuna kadar götürmekte çekingen davranıyor.

The End of Oak Street türlerle oynamak istiyor. Aile melodramının içine yaratık filmi yerleştiriyor, 1980'ler nostaljisini bilimkurgu ve felaket sinemasıyla buluşturuyor, Spielberg ve Amblin geleneğini anarken Mitchell'in kendi sinema dilini de korumaya çalışıyor. Bazı anlarda bu gerçekten çalışıyor. Ama bir sahnede evlilik krizinin ağırlığını hissediyoruz, birkaç dakika sonra kendimizi dinozor macerasının içinde buluyoruz. Tür değişimi tek başına sorun değil; iyi bir türlerarası filmin gücü zaten buradan gelir. Sorun, bu türlerin birbirini dönüştürmemesi. Aile dramı aile dramı, yaratık filmi yaratık filmi, nostalji de nostalji olarak kalıyor.

Burada It Follows ile fark belirginleşiyor. Mitchell orada 1980'ler korkusunu yalnızca taklit etmiyordu. Carpenter'ın banliyö atmosferi ve sentezci müziği, slasher geleneği ve gençlik filmleri bir araya geliyordu. J-horror'ın durmaksızın yaklaşan tehdit ve gündelik mekânların tekinsizleşmesi duygusu da Amerikan korku geleneğiyle kaynaşıyordu. Cinsellik, ölüm, yetişkinlik ve kaçınılmazlık aynı anlatı mekanizmasının parçalarıydı. Retro görüntü nostaljikti ama deneyim tekinsizdi. Geçmiş bir vitrin değil, filmin düşüncesini kuran malzemeydi.

It Follows geçmişi bugünü anlatmak için kullanıyor. The End of Oak Street ise geçmişi, bugün kaybedildiği düşünülen bir şeyi hatırlamak için kullanıyor.

Bu da Oak Street'in nostaljisini daha sıcak ama daha güvenli yapıyor. Oysa dinozor fikri çok daha fazlasını yapabilecek güçte. Banliyö düzenini, çimleri, arabaları, her şeyin kalıcı olduğu yanılsamasını düşünün. Sonra bir anda milyonlarca yıllık canlılar geliyor. Bu yalnızca eğlenceli bir yaratık filmi fikri değil, insan uygarlığının kendini ne kadar kalıcı sandığına dair müthiş bir fikir. Jeolojik zamanın karşısında banliyö düzeni bir anda ne kadar küçük kalıyor. Film bu düşünceyi sonuna kadar götürmüyor. Dinozorlar çoğu zaman ailenin yeniden birbirine tutunmasını sağlayan bir felaket mekanizması olarak kalıyor.

Gwoemul burada çok daha cesur bir örnek. Bong Joon-ho'da canavar yalnızca heyecan getirmez; aile dramına, kara mizaha, politik taşlamaya ve devlet eleştirisine açılan bir kapıdır. Canavarın kendisi bir ABD askeri laboratuvarındaki kimyasal atığın sonucudur; yani mesele daha en başından politik bir zemine oturur. Canavar ortaya çıktığında aile kusursuz bir Hollywood ailesine dönüşmez, tam tersine beceriksizlikleri, zaafları ve toplumsal kırılganlıkları daha görünür olur. Canavar bütün türleri birbirine bağlayan mekanizmadır.

Gwoemul aileyi sorgularken, The End of Oak Street aileyi yeniden kuruyor.

Bong'da türler yan yana durmuyor, birbirinin anlamını değiştiriyor. Oak Street bunun eşiğine geliyor ama son adımı atmıyor.

Dans etmek isteyen film

Bence filmin asıl hayal kırıklığı bu. Kötü fikirlere sahip olduğu için değil, iyi fikirlerinin potansiyelini tam kullanmadığı için eksik kalıyor. Nostaljinin içindeki çatlağı görüyor. Ailenin kusursuz olmadığını biliyor. Modern bireyin kendi hayatını kurma arzusunu reddetmiyor. Dinozorları eğlence unsuru olmaktan çıkaracak bir metaforu elinde tutuyor. Ama bunların birbirini dönüştürmesine izin vermiyor.

Filmin asıl gerilimi şu soruda saklı:

Özlenen dünya gerçekten ne kadar özlenmeye değerdi?

Oak Street dışarıdan bütünlüklü bir dünya. İçeriden evliliği çatırdayan, sırları olan, birbirinden uzaklaşmış insanlarla dolu. Belki de film tam olarak şunu söylüyor: Geçmişi hatırlarken, gerçekten sahip olduğumuz şeyle sahip olduğunu sandığımız şey arasındaki farkı her zaman göremeyiz. Nostaljinin gücü de burada ortaya çıkıyor, çünkü geçmişin kusurlarını silmek zorunda değil; onları kendi sıcaklığının içine alabiliyor.

“Evet, sorunlar vardı. Ama yine de güzel günlerdi.”

Filmin bütün nostaljisi bu cümlenin “ama”sında saklı. Mitchell bu “ama”nın içindeki çelişkiyi It Follows kadar tekinsiz, Gwoemul kadar politik ve türlerarası bir cesaretle sonuna kadar zorlasaydı, elindeki malzeme çok daha güçlü bir filme dönüşebilirdi.

Bu haliyle The End of Oak Street, türler arasında dolaşmayı deneyen, nostaljiyi zaman zaman estetik süs olmaktan kurtaran ama açtığı yolların bazılarını sonuna kadar yürümeyen bir film. Dans etmek istiyor. Bazı anlarda gerçekten dans ediyor.

Ama tam ritmi yakaladığında, türlerin ve fikirlerin birbirini dönüştürmesine izin vermeyerek geri çekiliyor.

Ve filmin asıl eksikliği de tam burada ortaya çıkıyor.

Yorumlar