Matt Johnson'ın Tonysi tam olarak böyle bir yerden yola çıkıyor. Film, Anthony Bourdain'in henüz Anthony Bourdain olmadığı yıllara, 1970'lerde Provincetown'da geçirdiği bir yaza bakıyor. Henüz ünlü bir şef, yazar ya da televizyon yıldızı değil; ne yapacağını bilmeyen, evden uzaklaşmış ve bir restoran mutfağında kendine yer açmaya çalışan genç bir adam.
Tony'nin karşısında iki farklı hayat ihtimali beliriyor. Chef, ona disiplin, meslek ve bir tür baba şefkati sunarken Sal, uyuşturucu, kadınlar ve başıboşlukla başka bir dünyanın kapısını açıyor. Böylece film klasik bir coming-of-age hikâyesinin bütün malzemelerini topluyor: evden kopuş, yeni bir çevre, iki zıt mentor ve hayatını değiştirebilecek bir işle karşılaşma.
Üstelik Tony bunları seyirlik hale getirmeyi başarıyor. Provincetown'ın atmosferi, mutfağın kaosu, dönemin müzikleri ve genç Tony'nin beceriksizlikleri filme canlı bir enerji veriyor. Tony'nin aşçılığa yönelmesi de filmin en güçlü taraflarından biri. Çünkü burada yalnızca bir meslek seçmiyor; hayatında ilk kez bir işin içinde kendisine ait bir kimlik bulmaya başlıyor.
Fakat film ilerledikçe başka bir soru ortaya çıkıyor:
Tony'yi Anthony Bourdain yapan şey gerçekten bu filmde gördüğümüz yaz mı, yoksa biz onun kim olacağını zaten bildiğimiz için mi bu yazı anlamlı buluyoruz?
Karakterin adını George yaptığımızı düşünelim. 1970'lerde ne yapacağını bilmeyen, bir yaz boyunca bir restoran mutfağına savrulan, hata yapan ve sonunda aşçı olmaya karar veren genç bir adam. Ortada Anthony Bourdain yok, kimsenin zihninde gelecekteki bir portre yok.
George'un hikâyesi yine izlenir miydi?
Bence evet. Ama aynı hikâye akılda kalır mıydı, bundan o kadar emin değilim.
Ölçü: Almost Famous
Burada ölçüyü bilerek yüksek tutuyorum. Cameron Crowe'un Almost Famousı da gerçek bir hayat deneyiminden besleniyor. Ancak filmin gücü, bunun bir tür otobiyografik hikâye olmasından gelmiyor.
1973'te 15 yaşındaki William Miller'ın Rolling Stone için Stillwater grubunun turnesine katılması, yalnızca bir rock'n'roll macerası olarak anlatılmıyor. William'ın karşılaştığı herkes onun üzerinde bir iz bırakıyor. Lester Bangs dürüstlüğü ve mesafeyi öğretiyor. Penny Lane, William'ın hem aşka hem de hayranlığa bakışını değiştiriyor. Russell Hammond, kahramanlık ile hayal kırıklığı arasındaki farkı gösteriyor. Evde bekleyen annesi ise William'ın kaçmaya çalıştığı dünyanın sesini sürekli geri getiriyor.
Bu karakterler yalnızca hikâyeyi doldurmuyor; William'ı dönüştürüyor.
Filmin sonunda önemli olan William'ın Stillwater grubuyla yaşadıkları değil, bütün bu deneyimlerden nasıl çıktığı. Kaybettiği şeyler, öğrendiği dersler ve insanlarla kurduğu ilişkiler karakterin dönüşümünü görünür hale getiriyor. Cameron Crowe'un başarısı burada: William Miller'ın kim olduğunu, gerçek bir kişinin hayatına ihtiyaç duymadan kurabiliyor.
Tony ise aynı şeyi yapmakta daha zorlanıyor.
Tony'nin eksik kalan dönüşümü
Filmin en belirgin ilişkisi Chef ve Sal arasında kuruluyor. İkisi Tony'nin önüne iki ayrı yol koyuyor. Ancak bu karşıtlığın Tony üzerinde yarattığı değişim, filmin potansiyelinin gerisinde kalıyor.
Özellikle finale doğru anlatının Sal'a yeniden ağırlık vermesi, Tony'nin kendi hikâyesinin geri plana düşmesine neden oluyor. Sorun yalnızca temponun yavaşlaması değil. Tony'nin çevresindeki insanların onun üzerinde bıraktığı iz yeterince derinleşmiyor.
Oysa mutfak bunun için çok iyi bir alan sunuyor.
Başlangıçta Tony'nin küçümsediği bulaşıkçılık, zamanla onun için bir çıkış kapısına dönüşüyor. Mutfakta ilk kez yalnızca para kazanabileceği bir iş değil, kendisine ait olabilecek bir dünya buluyor. Aşçılık onun için bir meslekten önce bir kimlik meselesine dönüşüyor.
Ne var ki film bu dönüşümü gösterdiği halde, bunun duygusal bedelini yeterince hissettiremiyor. Tony'nin neyi geride bıraktığını, neyi kaybettiğini ve bu yeni kimliği neden eskisinden daha fazla istediğini tam olarak derinleştiremiyor.
Bu yüzden filmin sonunda Tony'nin hayatında önemli bir şey olmuş olduğunu biliyoruz, fakat bunun ağırlığını aynı ölçüde hissetmiyoruz.
Bir yaz yaşamış gibi.
Bir insan değişmiş gibi değil.
Bir ismin taşıdığı yük
Tam burada Anthony Bourdain ismi devreye giriyor.
Çünkü Tony'nin geleceğini biliyoruz. Onun yalnızca aşçı olmayacağını, bir yazar ve televizyon figürü olarak bambaşka bir hayata ulaşacağını biliyoruz. Bu bilgi, filmin eksik bıraktığı bazı boşlukları bizim doldurmamızı sağlıyor.
Tony'nin mutfakta ilk kez kendini bulmasını izlerken yalnızca o genç adamı görmüyoruz. Gelecekteki Bourdain'i de görüyoruz.
İşte filmin paradoksu burada.
Film, Bourdain'in ünlü olduğu yıllardan özellikle uzak durarak “Anthony Bourdain nasıl bir efsaneye dönüştü?” sorusundan kaçıyor ve henüz tanınmayan Tony'ye odaklanıyor. Bu anlaşılır bir tercih. Fakat bir origin story'nin de kökenini anlamlı kılması gerekiyor.
Üstelik film gerçek hayatı birebir yeniden kurmuyor. Bazı karakterler ve olaylar dramatik amaçlarla yeniden şekillendiriliyor; gerçek Tony'nin hayatındaki karmaşıklık daha düzenli bir gelişim hikâyesine dönüştürülüyor.
Dolayısıyla film ilginç bir yerde duruyor: Bourdain adının taşıdığı meraktan yararlanıyor ama o adın beraberinde getirdiği karmaşıklığın tamamını hikâyenin içine almıyor.
Seyirci geleceği bildiği için bugünkü Tony daha anlamlı hale geliyor.
Sonuç
Tony kötü bir film değil. Aksine, atmosferi, oyunculukları ve özellikle mutfak dünyasının enerjisiyle keyifli bir film. Sorun filmin seyredilebilir olması değil; kendi hikâyesinin, arkasındaki gerçek kişinin ağırlığı olmadan ne kadar ayakta kalabildiği.
Karakterin adını George yaptığımızda geriye hâlâ güzel bir coming-of-age hikâyesi kalıyor. Fakat bu hikâyenin bizi Anthony Bourdain'in hikâyesi kadar meraklandıracağından emin değilim.
Almost Famous ile arasındaki fark da burada ortaya çıkıyor. William Miller'ın kim olduğunu bilmiyoruz ve film bize bunu öğretmek zorunda. Tony ise Tony'nin kim olacağını zaten bildiğimiz bir seyirciyle konuşuyor.
Belki de filmin asıl ironisi bu.
Anthony Bourdain'i henüz Anthony Bourdain değilken anlatmaya çalışırken, film onun kim olduğunu zaten bildiğimiz gerçeğinden bütünüyle kurtulamıyor.
Ve sonunda geriye şu soru kalıyor:
Bir film, karakterinin geleceğini seyircinin zaten bilmesinden güç alıyorsa, o karakterin adını gerçekten hak etmiş midir?






Yorumlar