Tahtın Gölgesinde Çürüyen Hırs: House of the Dragon Neden Kendi Sesini Bulamıyor?

Modern televizyonun en büyük yanılgılarından biri, devasa bir başarının ardından gelen her yeni anlatıyı aynı kalıba dökmeye çalışması. Peter Jackson'ın The Hobbit'in naif ve kompakt masalını The Lord of the Rings'in epik şablonuna doğru büyütmesinde gördüğümüz refleksin başka bir versiyonunu bugün House of the Dragon'da izliyoruz. Ancak burada sorun yalnızca hikâyenin Game of Thrones kadar büyük olamaması değil. Daha temel bir mesele var: Dizi, kendi ölçeğini ve kendi kimliğini kabul etmek yerine, ağabeyinin dramatik prestijini taklit etmeye çalışıyor.

Karşımızda Yedi Krallık'a yayılan bir jeopolitik satranç oyunu değil; tek bir ailenin yemek masasındaki miras kavgası, tahtın gölgesinde çürüyen bir akraba kıyımı var. Hikâyenin doğası Game of Thrones olmaktan çok, klostrofobik bir Succession ya da zehirli bir Shakespeare tragedyası olmayı talep ediyor.

İşin trajik tarafı, ilk sezonun bu tuzağa düşmemek için samimi bir mücadele vermiş olmasıydı. Bütün o sert zaman atlamaları, oyuncu değişimleri ve yer yer sendeleyen temposu yalnızca bir acemilik belirtisi değildi; dizinin kendi özgün kimliğini arama sancısıydı. Dizi, ağabeyinin devasa haritasını bir kenara itip sarayın loş koridorlarına kilitlenmeyi göze aldı. Kral Viserys'in bedeniyle birlikte adım adım çürüyen bir hanedanın iç gerilimi, gençlik kırgınlıkları ve masanın altında bilenmiş bıçaklar... Dizi henüz kusursuz değildi belki ama en azından kendine ait bir dil arıyordu. Oda tiyatrosu disiplininde işleyen, tekinsiz bir aile dramı kurmaya niyetliydi.

Ne var ki sonraki sezonda bu arayış büyük ölçüde terk edildi. Yapımcılar kendi özgün kimliğini inşa etmek gibi zahmetli ve cesur bir yolu yürümek yerine, daha güvenli olana yöneldiler: Game of Thrones'un tanıdık dramatik ağırlığını bu dar hikâyenin üzerine yeniden kurmaya çalıştılar.

Ve tam burada anlatının asıl problemi ortaya çıktı:

Arzusuzluk.

Bir politik anlatıyı ya da trajediyi sürükleyen temel şey, karakterlerin çiğ, dizginlenemez ve bedel ödemeyi göze alan ihtiraslarıdır. Birinin tahtı istemesi, diğerinin onu kaybetmekten korkması, bir başkasının aşağılanmasının intikamını almak istemesi gerekir. Karakterler bu arzular uğruna hata yaptıkça, birbirlerine ihanet ettikçe ve kendi sınırlarını aştıkça tragedya ortaya çıkar.

House of the Dragon ise karakterlerini ahlaken sterilize ettikçe dramatik olarak da etkisizleştiriyor.

Çünkü mesele karakterlerin iyi ya da kötü olması değil.

Bir şey istemeleri.

Rhaenyra Targaryen tahtı kişisel bir hak, bir hırs ya da hükmetme arzusu olarak talep etmiyor; Viserys'in kulağına fısıldadığı soyut bir “dünyayı kurtarma” kehanetinin memuru gibi davranıyor. Karakterin içindeki ateş sönük. Yazarlar onu günümüzün “asla hata yapmayan, ahlaklı ve pasif azize” kalıbına sıkıştırdıkça, yaşadığı kayıplar bile bir hırsın trajik bedeli olmaktan çıkıp yalnızca talihsiz olaylar zincirine dönüşüyor.

Oysa trajedinin gücü tam tersindedir.

Trajik karakter yalnızca başına kötü şeyler gelen kişi değildir; kendi arzuları, korkuları ve yanlış kararlarıyla felaketin oluşmasına katkıda bulunan kişidir.

Rhaenyra'nın yaşadığı kayıplar elbette ağır. Ancak trajik bir karakteri ilginç yapan yalnızca kaybın büyüklüğü değildir. O kaybın karakterin içindeki hangi arzuyu açığa çıkardığıdır. İktidar tutkusu, intikam, kıskançlık, gurur, korku... Bunlar yoksa acı, trajedi olmaktan çıkıp dramatik dekor haline gelir.

Bu yüzden Rhaenyra'nın çocuk kaybından doğan yıkıcı bir öfkeyi ya da iktidar saplantısını görmek yerine, çoğu zaman konsey masalarında iç çeken ve diplomatik bir çözüm arayan tutuk bir hükümdar izliyoruz. Karakter hata yapmaktan çok, hata yapmamak üzere tasarlanmış gibi.

Bu ise trajedinin doğasına ters.

Aynı problem Alicent Hightower tarafında da ortaya çıkıyor.

Alicent'in bütün bir hanedan darbesini Viserys'in ölüm döşeğindeki son sözünü yanlış anlaması üzerinden başlatması aslında başlı başına kötü bir fikir değil. Hatta doğru işlense son derece Shakespearevari bir trajediye dönüşebilirdi: Bir insanın yanlış anladığı birkaç kelime, bir hanedanın çöküşüne ve binlerce insanın ölümüne yol açıyor.

Sorun, dizinin bu hatanın sorumluluğunu Alicent'in omuzlarına yeterince yüklememesi.

Alicent'in çok daha karanlık bir karaktere dönüşme ihtimali vardı. İnandığı düzeni korumak için kendi çocuklarını bile feda edebilecek, iktidarın ahlaki sınırlarını adım adım kaybedebilecek bir kadın olabilirdi. Böyle bir dönüşüm onu hem korkutucu hem de trajik kılardı.

Bunun yerine karakter sık sık “Aslında ben böyle olsun istemedim” noktasına geri çekiliyor.

Oysa daha güçlü olan şudur:

“Ben hata yaptım. Şimdi o hatayı korumak için daha büyük hatalar yapmak zorundayım.”

İşte gerçek tragedya burada başlar.

Dizinin ilginç biçimde en canlı karakterlerinden biri ise Aegon. Çünkü Aegon çelişkili. Kibirli, korkak, zalim, aptal, zavallı, zaman zaman sevecen ve çoğu zaman ne yapacağı öngörülemeyen biri. Yani karakterin içinde birbirini bozan dürtüler var.

Tam da bu yüzden canlı.

Aegon'u izlerken ne yapacağını merak ediyoruz. Çünkü karakter tek bir ahlaki pozisyonun temsilcisi değil. Kendi arzuları ve zaafları arasında sürekli savruluyor.

Rhaenyra ve Alicent'in bazı sahnelerinde ise bunun tam tersini hissediyoruz. Karakterlerin ne söyleyeceğini, hangi ahlaki pozisyona çekileceğini önceden tahmin edebiliyoruz.

Buradaki mesele yavaşlık da değil.

Yavaş anlatım ile dramatik ataleti birbirinden ayırmak gerekiyor.

Succession yavaşlayabilir. Mad Men yavaşlayabilir. Bergman yavaşlayabilir. Bir anlatının temposunun düşük olması, dramatik olarak durağan olduğu anlamına gelmez. Çünkü karakterler o yavaşlığın içinde sürekli bir şey ister, bir şeyden korkar, bir şey saklar, birini manipüle eder veya bir karar verir.

House of the Dragon ise zaman zaman karakterlerini hareket ettirmeden olayların gerçekleşmesini bekliyor.

Bu nedenle bazı bölümlerde hissettiğimiz şey “slow burn” değil, “slow wait”.

Aynı problem Daemon'ın Harrenhal hattında da belirginleşiyor. Karakterin geçmişiyle, Viserys'le ve kendi iktidar arzusuyla yüzleşmesi teorik olarak ilginç. Fakat bu psikolojik hesaplaşmanın anlatı içinde kapladığı alan büyüdükçe sezonun geri kalanı daha da yavaşlıyor. Daemon'ın iç dünyasını anlamak için gerekli olan süre ile dizinin onu bekletme süresi arasında bir dengesizlik oluşuyor.

Üstelik bütün bunlar hikâyenin ölçeğiyle doğrudan ilişkili.

House of the Dragon'ın problemi aslında Game of Thrones kadar büyük olamaması değil;

kendi hikâyesinin küçük olmasına izin verememesi.

Oysa bu küçülme bir kusur değil, dizinin en büyük fırsatı olabilirdi.

Yedi Krallık'ın tamamını dolaşmak zorunda olmayan bu hikâye; tek bir ailenin içinde geçen, giderek paranoyaya, kıskançlığa, enseste, miras saplantısına ve kuşaklar arası nefrete dönüşen bir hanedan içi çürüme tragedyasına dönüşebilirdi.

Succession'ın yaptığı gibi iktidarı aile ilişkilerinin içine gömebilir, Shakespeare gibi karakterlerin kendi kusurlarını felaketlerinin motoruna çevirebilirdi.

Tam da bu noktada aynı evrenin başka bir yapımı, A Knight of the Seven Kingdoms, ilginç bir karşı örnek oluşturuyor. Çünkü o da Game of Thrones mirasının altında ezilebilecek bir yapım olmasına rağmen kendi ölçeğini kabul ederek hareket ediyor. Ejderhaları, büyük savaşları ve taht mücadelelerini merkeze almak yerine iki insanın ilişkisine, bir turnuvaya ve Westeros'un gündelik hayatına odaklanıyor.

Dunk ve Egg'in hikâyesi büyük bir tarihsel olayın gölgesinde kaybolmuyor; tam tersine, Westeros ilk kez bu kadar küçük ve insani bir ölçekte anlam kazanıyor.

Buradaki fark önemli.

House of the Dragon küçüldükçe Game of Thrones gibi görünmeye çalışıyor; A Knight of the Seven Kingdoms ise küçüldükçe kendi sesini buluyor.

Biri miras aldığı evrenin büyüklüğünü taklit ederek meşruiyet kazanmaya çalışırken, diğeri o büyüklüğü bilinçli olarak reddediyor. Tonundaki mizah, düşük ölçek, gündelik hayat ve Dunk ile Egg arasındaki ilişki bu yüzden yalnızca biçimsel tercihler değil; dizinin kimliğinin kendisi.

Üstelik burada başka bir tehlike de var. A Knight of the Seven Kingdoms, başarısını kendi ölçeğini büyütmek için bir gerekçeye dönüştürdüğü anda House of the Dragon'ın düştüğü tuzağa düşebilir. Daha büyük savaşlar, daha fazla ejderha, daha fazla Targaryen ve daha fazla taht entrikası eklendiği anda dizinin asıl cazibesi ortadan kalkacaktır.

Çünkü bu hikâyenin gücü Westeros'un kaderini değiştirmesinde değil, Westeros'un içinde sıradan insanların nasıl yaşadığını göstermesinde yatıyor.

Belki de bu evrende yapılabilecek en doğru şey, Game of Thrones olmaya çalışmamak.

Çünkü bir evrenin büyüklüğü, o evrende anlatılan her hikâyenin de büyük olması gerektiği anlamına gelmiyor.

Bazen tam tersine, mitolojinin devasa ağırlığını omuzlarından atıp birkaç insanın hayatına yaklaşmak o dünyayı daha canlı kılıyor.

House of the Dragon, ilk sezonda kendi sesini arayan o cüretkâr tavrını korumak yerine ağabeyinin dramatik formülüne yaslandığı anda elindeki en değerli şeyi —karakterlerin karanlık, tekinsiz ve ödünsüz insan zaaflarını— kaybetti.

A Knight of the Seven Kingdoms ise şimdilik başka bir ihtimali gösteriyor:

Aynı evrende yaşayıp aynı diziyi yapmak zorunda değilsiniz.

Ejderhalar gökyüzünde kusursuz görsel efektlerle süzülebilir. Ancak yerde, o tahtın etrafında gerçekten yanıp tutuşan bir insan iradesi kalmadığında geriye yalnızca pahalı, cilalı ve duygusal olarak temassız bir illüzyon kalıyor.

Yorumlar