Bazı filmler seyirciyi büyük olaylarla sarsar. Bazıları ise neredeyse hiçbir şey olmuyormuş hissi uyandırır. Bergman Island ikinci gruba ait. İlk bakışta ağır ilerleyen, hatta yer yer durağanlaşan anlatısı nedeniyle sabır isteyen bir film gibi görünür. Oysa filmin asıl hareketi karakterlerin içinde yaşanır. Mia Hansen-Løve, dramatik kırılmaları görünür kılmak yerine onları gündelik hayatın içine dağıtarak ilişkilerin daha sahici, daha tanıdık bir hâline yaklaşır.
Sinemada bir evliliğin çıkmaza girmesi çoğu zaman belirli kalıplarla anlatılır. Büyük kavgalar, ihanetler, bağrışmalar ya da geri dönüşü olmayan yüzleşmeler... Çünkü dramatik olan budur. Bergman Island ise tam tersini yapar. Burada kimse birbirine bağırmaz. Kimse kötü biri değildir. Aldatma ya da nefret üzerine kurulmuş belirgin bir çatışma da yoktur. Buna rağmen filmin her sahnesinde Tony ile Chris arasındaki görünmez mesafenin biraz daha büyüdüğünü hissederiz.
İşte filmin en güçlü yanı da burada yatar. Çünkü bazı ilişkiler büyük olaylarla değil, küçük eksilmelerle değişir. İnsanlar birbirlerini sevmeyi bırakmadan da birbirlerinden uzaklaşabilirler. Aynı evde, aynı masada, hatta aynı hayatın içinde kalırken bile artık aynı duyguyu paylaşmayabilirler. Bergman Island'ın asıl dramatik çatışması da tam olarak bu görünmez uzaklıktır.
Tony ile Chris'in ilişkisi böyle bir uzaklığın üzerine kuruludur. Aynı masaya otururlar, aynı adada dolaşırlar, aynı mesleği paylaşırlar. Ama dünyayla aynı biçimde ilişki kurmazlar. Tony hayatını birbirinden ayrılabilen bölümlere ayırmış gibidir. Yazarlığı, evliliği ve gündelik hayatı birbirinin içine fazla geçmeden var olabilir. İşini yapar, yazısını yazar, eşini sever ve bütün bunları aynı düzenin parçaları olarak sürdürebilir.
Chris içinse sınırlar bu kadar belirgin değildir. Yazamadığında ilişkisi etkilenir; ilişkisindeki boşluk yaratıcılığına sızar; geçmişi, arzuları ve kendisiyle ilgili soruları yazdığı hikâyeden ayrı düşünülemez. Onun için hayatın bir alanında yaşanan şey, diğer alanların kapısını da açar. Bu nedenle Chris'in yaşadığı yaratıcı tıkanma yalnızca yazamamak değildir. Kendi hayatıyla arasındaki mesafeyi kaybetmesidir.
Bu yüzden filmin merkezindeki yaratıcı kriz aslında bir ilişki krizidir. Aynı şekilde ilişki krizi de yalnızca romantik değildir; sanat, kimlik ve arzu ile iç içedir. Chris'in yazamadığı şey, belki de kendi hayatında henüz adını koyamadığı şeydir.
Bu noktada Fårö Adası'nın varlığı daha da anlam kazanır. Ingmar Bergman'ın hayatının önemli bir bölümünü geçirdiği, filmlerinin bazılarını çektiği bu ada, Tony ve Chris için yalnızca bir çalışma ve tatil mekânı değildir. Burası sinemanın hafızasıyla karşılaştıkları bir yerdir. Bergman'ın evi, filmlerinin çekildiği mekânlar, onun adına düzenlenen turlar ve adaya sinema meraklılarını çeken bütün o izler, geçmişte yaşamış bir yönetmeni bugünün içinde yeniden görünür kılar.
Fakat bu mirasın içinde hafif bir yapaylık da vardır. Bergman'ın dünyasını arayan ziyaretçiler, bir noktadan sonra onun sinemasından çok onun geride bıraktığı imgelere bakmaya başlar. Artık orada olmayan bir duvarın izini sürmek, bir film mekânını görmek ya da “Bergman Safari”sine katılmak, sinema tarihinin kendisinden çok onun turistik kalıntılarını ziyaret etmeye dönüşebilir. Bergman böylece yaşayan bir sanatçıdan kültürel bir mite, bir yönetmenden ziyaret edilen bir hafızaya dönüşür.
Hansen-Løve'nin zarafeti, bu mirasın altında ezilmemesinde yatar. Bergman Island, Bergman'ı taklit etmeye çalışmaz; onun sert psikolojik yüzleşmelerini ya da estetik dilini ödünç almaz. Bergman film boyunca görünmeyen bir hayalet gibi dolaşsa da yönetmenin asıl ilgisi onun sinemasını yeniden üretmek değil, bir başka sanatçının kendi sesini bulma çabasıdır. Bergman'ın gölgesinde başlayan yolculuk, giderek Chris'in kendi hikâyesine dönüşür.
Filmin en yaratıcı tercihi de tam burada ortaya çıkar. Chris'in anlattığı hikâye bir noktadan sonra Bergman Island'ın içine yerleşir ve film, kurmaca içinde kurmacaya dönüşür. Fakat bu yalnızca biçimsel bir oyun değildir. Chris'in yazdığı hikâye, onun gerçek hayatta söyleyemediklerini söyleyen ikinci bir dile dönüşür. Kendi hayatına dışarıdan bakabilmek için bir başka hikâye kurar. Böylece gerçek ile kurmaca arasındaki sınır giderek belirsizleşir: İzlediğimiz şey gerçekten yazılmış bir senaryo mudur, yoksa yaşanamamış bir hayatın hayali mi?
Bu belirsizlik filmin en güzel taraflarından biridir. Çünkü Chris'in hikâyesindeki karakterler kendi başlarına başka bir dünyanın insanları gibi görünürken, bir süre sonra onların Chris'in hayatından, arzularından ve ilişkilerinden izler taşıdığını fark ederiz. Film böylece yalnızca bir hikâyenin içine başka bir hikâye koymaz; bir insanın kendi hayatını anlayabilmek için onu kurmacaya dönüştürmesini gösterir.
Üstelik Chris'in hikâyesi, Tony ile arasındaki mesafeyi de başka bir biçimde görünür kılar. Tony'nin dünyasında hayat ile sanat arasında hâlâ bir sınır vardır. Chris ise bu sınırı koruyamaz. Yazdığı şey yaşadığı şeye, yaşadığı şey de yazdığı şeye karışır. Birinin hayatını diğerinden ayırmak mümkün olmadığında, yaratıcı üretim de bir tür kişisel hesaplaşmaya dönüşür.
Böylece Bergman Island, dış dünyadan iç dünyaya doğru ilerleyen bir filme dönüşür. Hikâye büyümez; derinleşir. Başlangıçta Fårö'ye, Bergman'ın dünyasına ve sinema tarihine doğru açılan film, giderek tek bir insanın kendi hayatına bakışına kapanır. Bergman'ın adası, sonunda Chris'in kendi hikâyesini kurduğu bir alana dönüşür.
Filmin temposu da bu dönüşümden bağımsız değildir. Film zaman zaman neredeyse yerinde sayıyormuş hissi verir. Fakat bu ritim, anlattığı ilişkinin ritmiyle aynıdır. Monotonluk yalnızca filmin konusu değildir; biçimin de bir parçasıdır. Büyük olayların yaşanmadığı, fakat içeride sürekli bir şeylerin eksildiği bir ilişkide zaman da böyle akar. Seyirci, karakterlerin yaşadığı duygusal durağanlığı yalnızca izlemez; filmin ritmi aracılığıyla deneyimler.
Belki de bu nedenle Bergman Island'da büyük kırılmaların yokluğu bir eksiklik değil, filmin anlatmak istediği şeyin kendisidir. Tony ile Chris'in arasında tek bir anda kopan bir bağ yoktur. Birbirlerinden yavaş yavaş uzaklaşırlar. Birlikte olmaya devam ederken bile aynı hikâyenin içinde kalamazlar.
Ve filmin sonunda geriye Bergman'ın filmleri, Fårö'nün manzaraları ya da sinema tarihine yapılan göndermelerden çok daha kişisel bir duygu kalır: Bir insanın kendi hayatını anlatabilmek için başka bir hikâye kurması ve o hikâyenin içinde, gerçek hayatta söyleyemediği şeylerle karşılaşması.
Çünkü bazen bir ilişkiyi bitiren şey nefret ya da büyük bir ihanet değildir. Bazen iki insan birbirini sevmeye devam ederken, hayatlarını anlatan cümleler birbirinden uzaklaşır.
En büyük uzaklık da belki tam burada başlar: Aynı masada oturan iki insanın artık aynı hikâyeyi paylaşmaması.




Yorumlar