Külün İçindeki Boşluk: La Gradiva



Marine Atlan’ın La Gradiva’sı, bir grup lise öğrencisinin Pompeii’ye yaptıkları okul gezisini izliyor. Öğretmenlerinin peşinden yürüyen, kendi aralarında konuşan, flört eden, sıkılan, birbirleriyle dalga geçen, birilerine yaklaşırken birilerinden uzaklaşan bu gençler, tarihin en büyük felaketlerinden birinin izleri arasında kendi küçük dünyalarını kuruyorlar. Gezi ilerledikçe grubun içindeki ilişkiler, arzular, dışlamalar, aidiyetler ve kırılganlıklar da yavaş yavaş görünür hâle geliyor.

Fakat film bu gençleri geçmişlerini, travmalarını, ailelerini ya da psikolojik motivasyonlarını açıklayarak kurmuyor. Kamera onların hayatlarını çözümlemek yerine bir süreliğine aralarına karışıyor ve onlarla birlikte yürüyor.

Bazı filmler karakterlerini önümüze koyar ve bize onların hikâyelerini anlatır. Bazıları ise insanları bir süreliğine kameranın önünde tutar; onları davranışları, bakışları, sessizlikleri ve birbirleriyle kurdukları ilişkiler üzerinden tanımamıza izin verir. La Gradiva ikinci türden bir film. Karakterleri psikolojik olarak açıklamak yerine, onların varlığına tanıklık ediyor.

Belki de bunun nedeni çok basit bir gerçeği unutmaması: Gerçek hayatta insanların hangisinin “başkarakter” olduğunu bilmiyoruz. Herkes kendi hayatının başkarakteridir ama başkasının hayatında çoğu zaman yalnızca bir figürandır. Bir insanı tanımak için onun bütün geçmişini bilmemiz de gerekmez. Kime baktığını, kimin yanında rahatladığını, kimden uzak durduğunu, ne zaman sustuğunu, ne zaman kalabalığın içine karışıp ne zaman ondan çekildiğini görmek bazen yeterlidir.

Yine de bu kalabalığın içinde filmin ağırlığının zaman zaman toplandığı biri var: Toni.

Atlan onu geleneksel anlamda bir başkaraktere dönüştürmüyor ama kameranın ve anlatının ağırlığı giderek onun üzerinde toplanıyor. Toni grubun içinde olduğu kadar grubun dışında da duran bir genç. Kendinden emin görünen hâliyle kırılganlığı, ait olma isteğiyle mesafesi, başkalarının ona biçtiği kimlikle kendi kurmaya çalıştığı kimlik arasında sürekli bir gerilim var.

Üstelik Toni’nin hikâyesi filmin sınıfsal damarını da görünür hâle getiriyor.

Onun Napoli’ye gelişi yalnızca bir okul gezisi değil, bir çeşit eve dönüş duygusu taşıyor. Ailesinden dinlediği bir hikâyeye inanıyor: büyükannesinin Napoli’de aristokrat bir adamla aşk yaşadığına, dedesinin öldüğüne ve büyükannesinin daha sonra Fransa’ya döndüğüne dair bir hikâyeye. Toni, kendisini bu geçmişin devamı olarak görüyor ve Napoli’yi de kendi aile tarihinin kayıp parçası olarak yeniden kuruyor.

Fakat Toni’nin asıl meselesi belki de geçmişi öğrenmekten çok, kendisine bir geçmiş bulmak.

Göçmenlik, cinsellik, aile, okul hayatı ve sınıfsal konumu üzerinden kendisini bütünüyle kuramayan bir gencin, kendisine başka bir kimlik alanı açmak için yarattığı bir mit bu aristokrat geçmiş. Kendi hayatında bulamadığı sürekliliği kendi kökeninde arıyor. Böylece aile hikâyesi yalnızca bir hatıra olmaktan çıkıp bir tür kişisel mitolojiye dönüşüyor.

Filmin trajik tarafı da burada ortaya çıkıyor. Bu mit çözülmeye başladığında yalnızca bir aile hikâyesinin gerçekliği sorgulanmıyor; Toni’nin kendisini üzerine kurduğu anlatının zemini de sarsılıyor. İnsan bazen kim olduğunu bulmak için geçmişine bakar. Toni ise geçmişinde, kim olabileceğini bulmaya çalışıyor.

Bu nedenle Toni’yi yalnızca bir ergenlik ya da cinsel kimlik hikâyesinin merkezine yerleştirmek filmin meselesini daraltmak olur. Burada sınıf, aile, cinsellik, göçmenlik ve kimlik birbirine dolanıyor. Aristokrat bir atanın hikâyesi, bugünkü hayatın eksiklerini telafi eden bir köken anlatısına dönüşüyor. Napoli ise bu anlatının hem sahnesi hem de yavaş yavaş çözüldüğü yer hâline geliyor.

Toni’nin varlığı, filmin karakter yaratma biçimini de daha iyi anlamamızı sağlıyor. Atlan bize Toni’nin neden böyle olduğunu uzun uzun anlatmıyor. Ama onun kime baktığını, kimden uzaklaştığını, hangi anlarda kalabalığa karıştığını, hangi anlarda kendi içine çekildiğini gördükçe onu tanımaya başlıyoruz. Film karakteri bilgiyle değil, mesafelerle kuruyor.

Sonra bütün bunların ortasında Pompeii var.

Pompeii’de sergilenen bedenler üzerine düşününce filmin karakterlere yaklaşımı daha da anlamlı hâle geliyor. MS 79’da Vezüv Yanardağı’nın patlaması sırasında ölen insanların bedenleri zaman içinde yok olmuş, fakat üzerlerini kaplayan volkanik malzemenin içinde bedenlerinin bıraktığı boşluklar korunmuştu. Daha sonra bu boşluklara alçı dökülerek bedenlerin son anlarındaki biçimleri ortaya çıkarıldı.

Dolayısıyla bugün Pompeii’de gördüğümüz şey tam anlamıyla bedenin kendisi değil. Beden çoktan ortadan kalkmış durumda. Geriye onun bıraktığı boşluk kalmış.

Belki La Gradiva’nın gençlere bakışı da biraz buna benziyor. Atlan onların içini tamamen doldurmaya çalışmıyor. Bize çocukluklarını, bütün travmalarını, aile geçmişlerini, gizli arzularını ve geleceklerini eksiksiz biçimde vermiyor. Aralarında boşluklar bırakıyor. Biz de o boşluklara kendi bakışımızı yerleştiriyoruz.

Bu boşluk meselesi filmin adında da saklı aslında.

La Gradiva, Wilhelm Jensen’ın 1903 tarihli Gradiva: Bir Pompeii Fantezisi adlı novellasından ve bu eser üzerine Sigmund Freud’un 1907’de yazdığı Jensen’in Gradiva’sında Sanrı ve Düşler başlıklı çalışmadan uzanan bir hattın içinde duruyor. Freud’un metninde Pompeii yalnızca bir dekor değildir. Arkeolojik kazı ile psikanalitik kazı arasında bir benzerlik kurulur: Nasıl arkeolog toprağın altında kalmış olanı bulup yeniden görünür hâle getiriyorsa psikanalist de bastırılmış olanı ortaya çıkarmaya çalışır.

Freud kazı yapıyor.

Atlan ise kazı yapmıyor.

Onun ilgilendiği şey gömülü olanın altında ne bulunduğunu açıklamak değil; gençlerin henüz kendilerini bile tam olarak anlayamadıkları bir anda onların yanında durmak. Freud’un yöntemi, gömülü olanı bulup anlamlandırmak. Atlan’ın yöntemi ise gençlerin henüz anlamlandıramadıkları hâliyle kalmasına izin vermek.

Onları kazı alanının içinde bırakıyor.

Bu yüzden filmde gençlik, yalnızca ergenliğe özgü birkaç problemden oluşmuyor. Cinsellik, arzu, yalnızlık, arkadaşlık, dışlanma, zorbalık, aidiyet, kimlik, sınıf ve gelecek kaygısı var ama bunların hiçbiri tamamlanmış bir kimlik hâline gelmiş değil. Gençlik burada bir oluş hâli.

Belki filmin asıl gücü de buradan geliyor. Çünkü yetişkinler gençlere bakarken çoğu zaman onları çözülmesi gereken problemler gibi görür. Birinin neden böyle davrandığını, neden başarısız olduğunu, neden öfkelendiğini, neden içine kapandığını açıklamaya çalışırız. Atlan ise açıklamaktan çok bakıyor. Gençlerin henüz ne olacaklarını bilmedikleri bir anda onları oldukları hâlleriyle yakalıyor.

Bu bakışın içinde filmin daha geniş meseleleri de beliriyor. Göçmenlik, ırkçılık, ayrımcılık, cinsiyet, sınıf, dışlanma ve ait olma isteği filmin hiçbir yerinde büyük laflarla ilan edilmiyor. Bunlar gündelik ilişkilerin içine dağılıyor. Bir bakışta, bir şakada, bir sessizlikte, birinin gruba dahil edilip edilmemesinde ortaya çıkıyor.

Bu nedenle La Gradiva’daki okul gezisi yalnızca gençlerin Pompeii’yi gezmesi değil. Bir grup insanın birbirlerini nasıl gördüğünü ve birbirlerinin hayatlarında ne kadar yer kapladığını izliyoruz.

Pompeii’nin kendisi de bu yüzden yalnızca filmin geçtiği tarihsel mekân değil.

Orada geçmiş, bütün ihtişamıyla korunmuş gibi görünürken aslında her şey kaybolmuştur. Evler, freskler, sokaklar, bedenler ve gündelik hayatın izleri bize bir zamanlar burada yaşayan insanların varlığını gösterir. Ama o insanların kendileri artık yoktur. Geçmişi bugün görünür kılan şey, onun kendisi değil, geride bıraktığı izlerdir.

Toni’nin kendi geçmişiyle kurduğu ilişki de biraz böyle.

O, geçmişin içinden kendisine bir kimlik çıkarmaya çalışıyor. Fakat geçmiş hiçbir zaman sandığımız kadar sağlam değildir. İnsanların birbirlerine anlattığı hikâyeler zaman içinde değişir, bazı ayrıntılar unutulur, bazıları büyütülür, bazıları ise ihtiyaç duyulduğu için yeniden kurulur. Kişisel tarih de çoğu zaman hatırlananlardan çok, hatırlamak istediğimiz şeylerden oluşur.

Böyle bakınca Toni’nin aristokrat geçmiş miti ile Pompeii’nin kendisi arasında da bir paralellik ortaya çıkıyor. İkisinde de geçmişten geriye bir hikâye kalmış. İkisinde de bugünün insanı o hikâyenin içine bakarak kendisine bir anlam çıkarmaya çalışıyor. Ama kazdıkça bulduğumuz şey her zaman aradığımız şey olmayabiliyor.

Filmin gençlere yaklaşımı ise bunun tam tersini yapıyor. Onları geçmişleriyle açıklamıyor. Çünkü henüz geçmişleri geleceklerini belirleyecek kadar katılaşmış değil.

Pompeii’de bedenler ölüm anında donmuşken, La Gradiva’daki gençler yaşamlarının henüz şekillenmekte olduğu bir anda yakalanıyor.

Bu önemli bir fark.

Pompeii’de son vardır. İnsanların hangi anda öldüklerini biliriz. O bedenlerin geleceği yoktur. La Gradiva’daki gençlerin ise önlerinde bir gelecek vardır ve filmin sonlarına doğru üniversite sonuçlarıyla birlikte bu gelecek ilk kez somutlaşmaya başlar. Hangi yöne gideceklerine dair bazı işaretler belirir.

Ama film onların geleceğini göstermiyor.

Çünkü mesele onların nereye gidecekleri değil, henüz gitmeden önce kim oldukları.

Film geleceği boş bırakmıyor.

Geleceğin eşiğinde bırakıyor.

Belki bu yüzden filmin sonunda elimizde tamamlanmış karakterler yok. Birbirlerini tamamen çözmüş insanlar da yok. Hayatları hakkında kesin sonuçlara ulaşamıyoruz. Bazıları hayatımızda kalacak, bazıları yalnızca bir dönemin insanı olarak geride kalacak. Bazıları kendileri hakkında kurdukları hikâyeyi değiştirecek, bazıları ise yıllarca aynı hikâyenin içinde yaşayacak.

Toni’nin trajedisi de burada daha büyük bir anlam kazanıyor. Çünkü insan kendisini bir hikâyenin içinde kurabiliyor ama o hikâyenin doğru olması gerekmiyor. Bazen bir insanın tutunduğu şey, gerçekliğin kendisinden çok, gerçek olduğuna inanmak istediği anlatı oluyor. O anlatı çöktüğünde ise yalnızca geçmiş değil, insanın kendisi hakkında kurduğu fikir de sarsılıyor.

Belki La Gradiva tam olarak bunun filmi: İnsanların kendilerini henüz tamamlanmamışken kurmaya çalışmasının.

Atlan’ın kamerası bu yüzden ne tamamen belgeselci ne de klasik anlamda anlatıcı. Sanki okul gezisine katılmış görünmez bir başka öğrenci gibi onların arasında dolaşıyor. Bazen birinin yanında duruyor, bazen başka birine dönüyor, bazen de hiçbir şey açıklamadan bir ilişkinin içinde kalıyor. Kamera bir hüküm vermiyor. İnsanları tanımlamıyor. Onları bir süreliğine hayatlarının içinde bırakıyor.

Ve belki de filmin Pompeii’yle kurduğu en güçlü bağ tam burada.

Pompeii’de kül, bedenlerin çevresinde boşluklar bıraktı. Daha sonra insanlar bu boşluklara alçı dökerek bir zamanlar orada bulunan bedenlerin biçimini yeniden ortaya çıkardılar.

Atlan ise o boşlukları doldurmuyor.

Onların içine sinema döküyor.

Yorumlar