Geçmişin Gölgesinde Bir Amsterdam Yolculuğu: Midwinter Break

Polly Findlay'ın yönettiği Midwinter Break, Kuzey İrlandalı yazar Bernard MacLaverty'nin 2017 yılında yayımlanan aynı adlı romanından sinemaya uyarlanıyor. Senaryosu Bernard MacLaverty ve Nick Payne tarafından kaleme alınan filmin başrollerinde Ciarán Hinds ve Lesley Manville yer alıyor. Film, uzun yıllardır evli olan Gerry ve Stella Gilmore'un Amsterdam'a yaptıkları birkaç günlük yolculuğu konu alıyor.

Midwinter Break, ilk bakışta uzun yıllardır evli olan yaşlı bir çiftin Amsterdam seyahatinde ilişkilerinin çatırdamasını anlatan sade bir evlilik dramı gibi görünür. Gerry ve Stella Gilmore, Glasgow'daki hayatlarından birkaç günlüğüne uzaklaşıp Amsterdam'a gelirler. Fakat bu yolculuk kısa sürede bir tatilden çok, kırk yıllık bir hayatın muhasebesine dönüşür. Geçmişin bastırılmış hatıraları, Belfast'ta yaşanan travma, yaşlanma, inanç, alkol ve birbirlerinden giderek uzaklaşmaları kış atmosferi içinde yeniden karşılarına çıkar.

Ancak filmi yalnızca bir evlilik krizinin hikâyesi olarak okumak, asıl meselesini ıskalamak olur. Midwinter Break, aynı zamanda Kuzey İrlanda'nın çalkantılı ve şiddet dolu döneminin iki insanın bütün yetişkin hayatında bıraktığı tahribatın hikâyesidir.

Gerry ve Stella artık hayatlarını kurma çağında değildir. Önlerinde uzanan uzun bir gelecekten çok, arkalarında bıraktıkları kırk yıl vardır. Gençliklerinde Belfast'taki mezhep çatışmalarının ve siyasal şiddetin ortasında yaşamış, yaşadıkları trajik bir saldırının ardından memleketlerini terk edip Glasgow'a sığınmışlardır. Şiddet geride kalmış gibi görünse de sonraki kırk yılın biçimini belirlemiştir.

Aynı yaranın içinden çıkan bu iki insan, hayatlarına anlam vermek için birbirinden tamamen farklı yollar seçmiştir. Stella inanca, Gerry ise dünyevi hayata ve kaçışlara tutunur. 

Stella: Tutulmamış Bir Yemin ve Gecikmiş Kefaret

Stella'nın hikâyesinde din, sonradan sığınılmış soyut bir teselli değildir. Hayatını baştan sona biçimlendiren Katolik inancının merkezinde yer alır. Gençliğinde Belfast'taki çatışmalar sırasında hamileyken kurşunların hedefi olduğunda Tanrı'yla bir tür pazarlığa girişir: Karnındaki çocuk yaşarsa hayatının geri kalanını Tanrı'ya adayacaktır.

Çift Belfast'tan Glasgow'a taşınmıştır. Çocuk doğup büyümüştür.  Fakat kırk yıl boyunca evlilik, gündelik hayat ve Gerry'nin alkol problemi içinde Stella'nın bu yemini askıda kalır.

Stella'nın yaşadığı kriz bu nedenle bir inanç kaybı değildir. Tam tersine, inancının hâlâ fazlasıyla güçlü olmasından kaynaklanır. Hayatının sonuna yaklaşırken Tanrı'ya verdiği sözü tutmamış olmanın ağırlığını taşımaktadır. Onun için geçmiş, unutulması gereken bir dönem değil, hâlâ ödenmemiş bir borçtur.

Bu nedenle Begijnhof ziyareti filmin merkezindeki en önemli duraklardan biridir.

Stella için Begijnhof, dünyevi evlilikten ve Gerry'nin yıpratıcı alkol probleminden sıyrılıp kırk yıl önce verdiği sözü nihayet yerine getirebileceği manevi bir sığınak ihtimalidir. Fakat karşılaştığı dünya, zihnindeki Begijnhof değildir.

Mekân ayaktadır; mimari korunmuş, kadınların yaşadığı o kapalı dünya biçimsel olarak varlığını sürdürmektedir. Fakat onu var eden dinsel adanmışlık çoktan ortadan kalkmıştır. Stella'nın aradığı kutsal cemaat, yerini seküler bir yaşam biçimine bırakmıştır.

Filmin ironisi tam burada ortaya çıkar: Stella'nın sığınmak istediği dünya fiziksel olarak hâlâ oradadır ama ruhen yoktur.

İçini döktüğü kadından aldığı karşılık da bunu pekiştirir. Stella'nın kırk yıldır taşıdığı kutsal yükün artık onu teslim edebileceği bir kurum, cemaat ya da dünya kalmamıştır. Onun için inanç hâlâ gerçektir; fakat inancının yaşayabileceği dünya değişmiştir.

Stella'nın trajedisi biraz da budur: Kendini adamak istediği Tanrı dünyadan çekilmemiştir belki, ama Tanrı'ya adanmış bir hayat kurabileceği dünya artık yoktur.

Gerry: Biçim Verilemeyen Bir Hayat

Gerry'yi Stella'nın karşısına yalnızca “seküler ve kaygısız erkek” olarak koymak da filmin derinliğini azaltır. Çünkü Gerry de Stella kadar büyük bir anlam krizinin içindedir; yalnızca onunla baş etme biçimi farklıdır.

Gerry'nin geçmişinde mimarlık önemli bir yer tutar. Belfast'ta parlak bir kariyer ihtimali varken yaşanan şiddetin ardından Glasgow'a gelir ve daha sıradan bir hayat kurar.

Mimarlık burada yalnızca bir meslek değildir. Dünyaya biçim vermek, boşluğu yapıya dönüştürmek, insanın yaşayacağı bir düzen tasarlamaktır. Gerry hayatı boyunca yapılar inşa etmiş bir adamdır. Fakat kendi hayatına ve evliliğine aynı biçimi verememiştir.

Belki de bu nedenle alkol problemi yalnızca kişisel bir zaaf olarak görülemez. Alkol, Gerry'nin geçmişle, yaşlanmayla ve Stella ile arasındaki mesafeyle yüzleşmesini erteleyen bir kaçış biçimidir.

Stella kendisini Tanrı'ya adayarak hayatına anlam vermeye çalışırken Gerry anlam sorununu düşünmemeyi tercih eder. Biri inancın içine kapanır, diğeri gündelik hayatın ve alkolün içine dağılır.

Bu açıdan Gerry'nin bir barda tanımadığı bir erkeğe içini dökmesi, Stella'nın Begijnhof'taki itirafının seküler karşılığıdır. Biri yıllardır taşıdığı adağı anlatır, diğeri hayatının geldiği noktayı.

İkisi de kendi dünya sistemlerinin içinde dökülür.

Aslında kendi kurdukları dünya, taşıdıkları yükü  kaldıramamaktadır.

Rijksmuseum ve Yahudi Gelini: Temasın Hatırası

Çiftin Rijksmuseum'da Rembrandt'ın Yahudi Gelini tablosunun karşısında durduğu sahne, filmin evlilik üzerine kurduğu en incelikli anlardan biridir.

Tablodaki çift birbirine büyük bir gösterişle değil, son derece sakin bir temasla bağlanır. Erkeğin eli kadının göğsünde, kadının eli ise bu dokunuşun üzerinde durur. Burada gençliğin taşkınlığından çok, zaman içinde olgunlaşmış bir yakınlık hissi vardır.

Gerry ve Stella'nın tablonun karşısında durması bu nedenle yalnızca estetik bir an değildir. Rembrandt'ın çiftinde bedenlerin birbirine yaklaşması, onların karşısında duran yaşlı çiftin arasındaki mesafeyi görünür kılar.

Tuvâldeki çift birbirine dokunur. Gerry ve Stella ise yan yana durdukları hâlde birbirlerine ulaşamaz.

Ama sahnenin gücü, bunu basitçe “aşklarını kaybetmiş bir çift” hikâyesine dönüştürmemesinde yatar. Aralarındaki sorun sevgisizliğin çok ötesindedir. Kırk yıl boyunca taşınan travma, Stella'nın suçluluğu, Gerry'nin alkolü, yaşlanma ve artık aynı gelecek fikrini paylaşamamak, aralarındaki temasın üzerine birikmiştir.

Bu nedenle Yahudi Gelini sahnesi belki de filmin temel sorusunu görsel olarak ortaya koyar:

Birbirini hâlâ seven iki insan, birbirine ulaşamadığında geriye ne kalır?

Anne Frank Evi: Belfast'ın Geri Dönüşü

Çiftin Anne Frank Evi'ni ziyaret etmesi de geçmiş ile bugün arasındaki mesafeyi ortadan kaldırır.

Burada tarihsel olaylar arasında doğrudan bir eşitlik kurmak elbette mümkün değildir. Fakat saklanmak, tehdit altında yaşamak, şiddetten kaçmak ve güvenli bir alan aramak gibi deneyimler Stella'nın Belfast'taki geçmişini yeniden harekete geçirir.

Amsterdam'da dolaşan çift aslında Belfast'tan hiç çıkmamıştır.

Coğrafya değişmiş, üzerinden kırk yıl geçmiş, hayatları Glasgow'da yeniden kurulmuştur. Fakat travma zamanı aynı şekilde yaşamaz. Olay sona erer; hafızadaki etkisi sona ermez.

Anne Frank Evi bu yüzden filmde yalnızca tarihi bir mekân değildir. Stella ve Gerry'nin bastırılmış geçmişine açılan bir kapıdır. Şiddet geride kalmıştır ama o şiddetin biçimlendirdiği insanlar hâlâ yaşamaktadır.

Film böylece Kuzey İrlanda tarihini doğrudan anlatmak yerine, onun iki insanın bedeninde ve ilişkilerinde bıraktığı tortuyu gösterir.

İki Ayrı Dünya, Aynı Çıkmaz

Filmin belki de en güçlü tarafı, Gerry ve Stella'yı birbirlerinin karşıtı olarak değil, aynı yaranın iki farklı sonucu olarak kurmasıdır.

Stella geçmişin anlamını dinde bulmaya çalışır. Gerry ise geçmişi gündelik hayatın içinde unutmaya.

Stella'nın çözümü adanmak, Gerry'nin çözümü oyalanmaktır.

Biri Tanrı'ya yaklaşarak kendisini kurtarmaya çalışır; diğeri hayattan mümkün olduğunca az şey talep ederek.

Fakat ikisi de sonunda kendi seçtikleri yolun sınırına gelir.

Stella'nın dünyasında kutsal bir söz vardır ama o sözü gerçekleştirebileceği toplumsal ve dinsel yapı artık yoktur. Gerry'nin dünyasında ise özgürlük ve gündelik hayat vardır ama bunlar geçmişin ağırlığını ortadan kaldırmaya yetmez.

Dolayısıyla aralarındaki çatışma yalnızca “ayrılacaklar mı, birlikte kalacaklar mı?” sorusuna indirgenemez.

Asıl soru şudur:

İnsan, hayatına verdiği anlam çöktüğünde geriye neyle tutunur?

Kışın Ortasında

Filmin adındaki Midwinter yalnızca mevsimsel bir ayrıntı değildir. Gerry ve Stella hayatlarının kışına gelmişlerdir. Emeklilik, yaşlılık, ölüm düşüncesi ve kırk yıllık bir evliliğin muhasebesi artık ertelenemeyecek bir noktaya ulaşmıştır.

Break ise kelimenin çift anlamıyla filmin bütün yapısını özetler.

Amsterdam seyahati, hayatın tekdüzeliğinden verilmiş kısa bir mola gibi başlar. Fakat bu break, aynı zamanda kırılmanın kendisine dönüşür.

Kırk yıldır ertelenen şeyler konuşulmaya başlar. Bastırılan geçmiş geri gelir. Evliliğin üzerine çöken sessizlik görünür hâle gelir.

Bir tatil değil, bir hesaplaşmadır bu.

Ve belki de filmin en acı tarafı, Gerry ile Stella'nın birbirlerinden bütünüyle kopmuş insanlar olmamasıdır. Tam tersine, aralarındaki bağ hâlâ hissedilir. Fakat bazen insanları birbirinden ayıran şey sevgisizlik değil, birlikte taşınamayacak kadar ağırlaşmış bir geçmiştir.

Filmin Eksik Kaldığı Yer

Tam da burada filmin hem gücü hem de zaafı ortaya çıkıyor.

Midwinter Break çok güçlü bir düşünsel zemine sahip. Travma, inanç, sekülerleşme, yaşlanma, hafıza, alkol ve evlilik aynı hikâyenin içinde buluşuyor. Ciarán Hinds ve Lesley Manville de bu karakterlerin taşıdığı kırk yıllık geçmişi çoğu zaman yalnızca bir bakış, bir suskunluk ya da küçük bir jest üzerinden hissettirebiliyor.

Fakat film zaman zaman sezgiye fazla güveniyor.

Stella'nın adağı ile Belfast'taki travması arasındaki bağ, Gerry'nin mimarlık geçmişi ile hayatına biçim verememesi arasındaki ilişki ve ikisinin yaşadıkları tarihsel şiddetin evliliklerinde bıraktığı izler çok daha güçlü bir dramatik yapının merkezine yerleşebilirdi.

Film bunların varlığını hissettiriyor ama her zaman yeterince açmıyor.

Romanın dört güne ve kırk yıllık bir geçmişe yayılan yapısının sinemaya aktarılması da karakterlerin taşıdığı yükü dramatik olarak açmak için sınırlı bir alan bırakıyor. Bu nedenle zaman zaman atmosfer ve oyunculuklar senaryonun önüne geçiyor. Oyuncular, senaryonun açıklamadığı geçmişi kendi performanslarıyla tamamlamak zorunda kalıyor.

Oysa filmin elinde çok daha güçlü bir dramatik çatışma var:

Aynı şiddet ortamından çıkmış iki insan, hayatlarının geri kalanını anlamlandırmak için iki farklı yol seçer ve sonunda bu yolların ikisi de onları kurtarmaya yetmez.

Stella gecikmiş adağında bir çıkış arar ama sığınabileceği dinsel dünya artık yoktur.

Gerry dünyevi kaçışlarda oyalanır ama alkol ve anlık hazlar boşluğu dolduramaz.

Biri tutulmamış bir yeminin ağırlığına, diğeri biçim veremediği bir hayatın boşluğuna çarpar.

Ve bütün bunların ortasında evlilikleri durur.

Belki de Midwinter Break'i asıl ilginç kılan şey budur. Film, gençliklerinde ülkelerinin tarihine maruz kalmış iki insanın, hayatlarının son demlerinde o tarihin kendilerinde bıraktığı tahribatla yüzleşmesini anlatır.

Amsterdam yalnızca gittikleri şehir, kış yalnızca mevsim değildir.

İkisi de birer eşiktir.

Çünkü bazen insan hayatının sonuna yaklaşırken geçmişi geride bırakmaz; tam tersine, geçmiş bütün ağırlığıyla önüne gelir.

Kışın ortasında verilen o kısa mola, sonunda bizi bir tatilden çok daha uzağa götürür: İki insanın kırk yıl boyunca kaçtıkları yaranın tam ortasına.

📽️ Nerede İzledim: AppleTV ⭐ Sinetown Notu: 6,5 / 10

Yorumlar