Richard Gadd'ı büyük ölçüde Baby Reindeer ile tanıdık. Dizi yalnızca bir takip edilme hikâyesi değildi; insanın kendi travmalarıyla, arzularıyla, utancıyla ve karanlığıyla başka bir insan üzerinden karşılaşmasının hikâyesiydi. Gadd'ın asıl ilgisinin “iyi insan” ile “kötü insan” arasındaki sınırdan çok, insanın kendisinde görmek istemediği şeyi başka bir insanda bulması olduğu daha ilk işinde ortaya çıkmıştı.
Half Man ise bu fikri başka bir biçime sokuyor. Bu kez karşımızda takip eden ve takip edilen değil, neredeyse bir ömrü birlikte geçirmiş iki üvey erkek kardeş var: Ruben ve Niall.
Fakat aralarındaki ilişkiyi yalnızca kardeşlik, dostluk ya da toksik bir arkadaşlık olarak okumak bana eksik geliyor. Çünkü Gadd burada çok daha eski bir sinema motifine yaslanıyor: ikiz.
İkiz ama birbirinin karşıtı değil
Sinemada ikizler çoğu zaman bir karakterin bölünmüş benliğini görünür hale getirmenin aracıdır. Biri diğerinin aynasıdır; bazen karşıtıdır, bazen bastırılmış tarafıdır, bazen de karakterin olmak istediği ya da olmaktan korktuğu kişidir.
Half Man bunu fiziksel ikizlik üzerinden yapmıyor. Ruben ve Niall ikiz değiller.
Ama dramatik olarak ikizler.
Birbirlerinin hayatında öylesine merkezi bir yere sahipler ki karakterlerin kimlikleri diğerinden bağımsız düşünülemez hale geliyor. Birinin varlığı, diğerinin kendisini tanımlama biçimini değiştiriyor.
Fakat Gadd onları klasik anlamda “siyah ve beyaz” olarak da kurmuyor.
Tam tersine, siyah ve beyaz sürekli yer değiştiriyor.
Bir an Ruben kırılgan olan taraf. Birkaç dakika sonra Niall. Bir sahnede biri diğerine zarar veren kişi, başka bir sahnede aynı karakter mağdur konumuna geçiyor. Bazen biri diğerinin kurtarıcısı, bazen yıkıcısı oluyor.
Bu nedenle aralarındaki ilişkiyi bir yin-yang motifi olarak okumak çok daha anlamlı.
Çünkü yin-yang'ın gücü iki karşıtlığın yalnızca yan yana durmasından değil, birbirinden tamamen ayrılamamasından gelir. Ruben'in içinde Niall'ın karanlığından bir parça vardır. Niall'ın içinde Ruben'ın karanlığından.
Ve daha önemlisi, hangisinin siyah, hangisinin beyaz olduğu sürekli değişir.
İnsan kendi karanlığını başkasında görür
Bence Richard Gadd'ın asıl anlatı kodu tam burada ortaya çıkıyor.
Baby Reindeer'da Donny ile Martha arasındaki ilişkiyi yalnızca “kurban ve fail” üzerinden okumak mümkün değildi. Çünkü Donny'nin Martha'da gördüğü şey yalnızca dışarıdan gelen bir tehdit değildi. Martha aynı zamanda Donny'nin kendi yalnızlığına, arzularına, kendini sabote etme biçimlerine ve bastırdığı taraflarına açılan korkunç bir kapıydı.
Half Man aynı fikri bu kez iki karakterin arasındaki ilişkiye dağıtıyor.
İnsan kendi karanlığını başka bir insanda buluyor.
Ve bu nedenle Gadd'ın karakterleri birbirlerinden kurtulmaya çalıştıklarında bile tamamen özgürleşemiyorlar. Çünkü kurtulmaya çalıştıkları şeyin bir kısmı karşılarındaki insan değil, kendi içlerindeki karşılığı.
Bu, iki yapımı birbirine bağlayan güçlü damar.
Baby Reindeer'da insan kendi karanlığını takipçisinde buluyor.
Half Man'de ise insan kendi karanlığını üvey kardeşinde buluyor.
Biçim değişiyor ama mesele aynı kalıyor:
Ben nerede bitiyorum, öteki nerede başlıyor?
Dilin mahkûmu ve eylemin mahkûmu
Burada Half Man'in daha da ilginç bir tarafı ortaya çıkıyor.
Dizi günümüz anlatılarının sıkça düştüğü “toksik maskülenlik kötüdür” kolaycılığına kaçmıyor. Gadd, maskülenliği karikatürleştirmek yerine çok daha acımasız ve katmanlı bir yapısöküme uğratıyor.
Kaba kuvveti, tehdidi ve tahakkümü kutsayan geleneksel erkekliğe çekiçlerle saldırırken; bunun karşısına konumlanan, mağduriyetini bir zırha ve manipülasyon aracına dönüştürebilen “kırılgan/pasif” modern erkeklik biçimine de aynı şiddetle vuruyor.
İki tarafa da sığınacak rahat bir ahlaki pozisyon bırakmıyor.
Bu çatışma Ruben ve Niall'ın varoluş biçimlerinde somutlaşıyor.
Niall'ın kaderi yaşamı anlamak için onu sürekli yorumlamak, tercüme etmek ve bir hikâyeye dönüştürmek. O, anlam arayan zihin. Yaşadığı şeyi ancak dile dökebildiği zaman kavrayabilen biri.
Ruben ise bunun neredeyse tam karşısında duruyor.
O, dilin dışında.
Ruben anlatılacak bir hikâye değil; bilfiil yaşanacak hayatın kendisi. Varlığı kelimelerden çok eyleme dayanıyor. Söylenemeyenin, açıklanamayanın, kelimelere sığmayan çiğ deneyimin temsilcisi gibi.
Biri sürekli anlamlandırıyor ama yaşayamıyor.
Diğeri yaşıyor ama anlamlandıramıyor.
Biri eylemsiz bir tercüman, diğeri dilsiz bir gövde.
Ve ironik biçimde birbirlerine tam da bu yüzden ihtiyaç duyuyorlar.
Niall'ın dili Ruben'in eylemine anlam kazandırıyor; Ruben'in eylemi ise Niall'ın dilini gerçekliğe bağlıyor.
İkisi de tek başına eksik.
Dizinin adındaki “Half Man” fikri de burada daha derin bir anlam kazanıyor: İki karakter de kendi başına tamamlanmış bir insan olamıyor.
Birinin eksikliği diğerinin varlığını çağırıyor.
Kardeşlikten daha garip bir bağ
Ruben ve Niall'ın ilişkisini yalnızca “iki problemli insanın toksik ilişkisi” olarak tanımlamak bu nedenle yetersiz kalıyor.
Onların birbirlerine duydukları sevgi, öfke, bağımlılık, kıskançlık ve şiddet aynı kaynaktan besleniyor.
Birbirlerini hem tamamlıyor hem eksiltiyorlar.
Birbirlerinden uzaklaştıklarında eksiliyorlar; birbirlerine yaklaştıklarında ise birbirlerinin yaralarını yeniden açıyorlar.
Bu açıdan Half Man'in en rahatsız edici tarafı, ilişkinin hiçbir zaman tamamen çözülememesi.
Çünkü burada asıl soru “kötü olan kim?” değil.
Asıl soru şu:
İki insan birbirlerinin hayatına ne kadar karışabilir ve o noktadan sonra birbirlerinden nerede ayrılabilirler?
Bir noktadan sonra birinin davranışını diğerinden bağımsız değerlendirmek neredeyse imkânsızlaşıyor.
Gadd'ın anlatısındaki rahatsız edici taraf da burada.
Seyirciye rahat bir ahlaki pozisyon vermiyor.
Bir karakteri suçlarken başka bir sahnede onun kırılganlığını görüyorsun. Bir karakter için üzülürken biraz sonra onun başka birine verdiği zararla karşılaşıyorsun.
Ve sonunda seyirci de karakterlerin arasında sıkışıyor.
Tıpkı karakterlerin birbirlerinden kaçamadığı gibi, biz de onları basit kategorilere ayırarak rahatlayamıyoruz.
Gadd'ın anlatı kodları oluşuyor
Baby Reindeer ve Half Man'i arka arkaya koyduğumuzda artık tekil bir başarıdan söz etmek zorlaşıyor.
Henüz filmografisinin çok başında olmasına rağmen Richard Gadd'ın tekrar eden bir anlatı dili oluşmaya başlamış görünüyor.
Gadd, insan ilişkilerinin temiz, anlaşılır ve güvenli tarafıyla ilgilenmiyor.
Onun karakterleri birbirlerine yaklaştıkça sınırlar ortadan kalkıyor.
Sevgi ile bağımlılık birbirine karışıyor.
Yakınlık şiddete dönüşebiliyor.
Mağduriyet suç ortaklığına yaklaşabiliyor.
Ve insan, kendisinden kaçmak için yöneldiği başka bir insanda sonunda yine kendisiyle karşılaşıyor.
Bu nedenle Gadd'ın dünyasında “öteki” hiçbir zaman yalnızca öteki değil.
Öteki, insanın kendisine tutulmuş çarpık bir aynası.
Baby Reindeer bunu takipçi ve takip edilen üzerinden yaptı.
Half Man ise kardeşlik ve ikizlik üzerinden.
Ve eğer bu çizgi Gadd'ın sonraki işlerinde de devam ederse, ortaya yalnızca başarılı diziler yapan bir yaratıcıdan daha fazlası çıkabilir.
Kendi insan anlayışını, psikolojik motiflerini ve giderek belirginleşen anlatı kodlarını kuran bir auteur.
Belki de Richard Gadd'ın dünyasını şimdiden tanımlayabilecek en basit cümle şu:
İnsan, kendi karanlığını başka bir insanda bulur.
Ve bazen o insan, kendisinden kaçamayacağı kadar yakındır.
Bazen bir takipçidir.
Bazen bir üvey kardeş.
Bazen de aynadaki yüzün kendisidir.





Yorumlar