Walter Salles’ın I’m Still Here filmi, Brezilya’daki askeri diktatörlük döneminde kaybolan Rubens Paiva ve ailesinin hikâyesini anlatıyor. Fakat filmi yalnızca politik bir dram olarak tanımlamak, Salles’ın yaptığı şeyi eksik bırakır.
Çünkü I’m Still Here, aynı zamanda Salles sinemasının temel meselelerinden birine geri dönüyor: Yolculuk.
Ancak bu kez yolculuk tersine dönmüş durumda.
Salles’ın filmlerinde karakterler çoğu zaman dünyayı keşfetmek için yola çıkar. Central Station‘da Dora ve Josué Brezilya’nın içlerine doğru ilerler. The Motorcycle Diaries‘de genç Ernesto Guevara Latin Amerika’yı dolaşırken yalnızca bir kıtayı değil, kendi politik bilincini de keşfeder. On the Road’da yol, özgürlük ve kimlik arayışının kendisine dönüşür. Salles için yol, karakterin dünyayla karşılaşmasıdır.
I’m Still Here’de ise dünya karakterlerin karşısına çıkmaz; dünya onların evine girer. Ve o dünyayı temsil eden güç, askeri cuntanın ta kendisidir.
Cunta Bir Hayalet Gibi
Filmin belki de en etkileyici tarafı, askeri rejimin sürekli hissedilmesine rağmen hiçbir zaman filmin gerçek öznesi haline gelmemesidir. Cunta bir hayalet gibi vardır: Sokakta, telefonda, gazetede, televizyonda, kapının önünde, sorgu odasında…
Ama Salles kamerayı hiçbir zaman cuntanın dünyasına teslim etmez. Generallerin dünyasını, iktidarın iç mekanizmalarını ya da darbenin siyasi tarihini anlatmakla ilgilenmez. Bunun yerine bize çok daha basit ve çok daha korkunç bir şey gösterir: Diktatörlük sıradan bir ailenin hayatına girdiğinde ne olur?
Filmin başlarında Paiva ailesinin hayatı son derece sıradandır. Çocuklar büyür, arkadaşlar gelir, yemekler yenir, fotoğraflar çekilir, denize girilir. Hayat vardır. Tam da bu nedenle Rubens’in götürülmesi yalnızca politik bir olay olarak yaşanmaz; bir hayatın ortasına düşen yırtıcı bir kesinti olarak yaşanır.
Cunta Rubens’i alır. Ama aileyi alamaz.
İktidar Bedeni Ele Geçirebilir, Hafızayı Değil
Filmin en güçlü direniş noktası burada ortaya çıkar. Askeri rejim fiziksel güce sahiptir. Bir insanı götürebilir, işkence edebilir, öldürebilir ve ölümünü yıllarca saklayabilir. Fakat aynı mutlak güce hafıza üzerinde sahip değildir.
Eunice’nin mücadelesi bu nedenle klasik bir kahramanlık anlatısı değildir. Silah yoktur, büyük sloganlar veya kahramanca nutuklar yoktur. Onun direnişi daha sade ve belki de çok daha zor bir yerde durur: Hatırlamak, gerçeği aramak, çocuklarını ayakta tutmak ve kaybolan kişinin gerçekten kaybolduğunu kabul etmemek.
Ancak bu pasif bir bekleyiş de değildir. Eunice’nin ev kadını ve anne kimliğinden, ilerleyen yıllarda bir hukukçuya ve insan hakları savunucusuna dönüşmesi son derece kritiktir. Bu dönüşüm, “hafızayı koruma” eyleminin zamanla nasıl somut, hukuki ve politik bir direniş aracına evrilebildiğini gösterir. Eunice, devletin “yok saydığı” bir hakikati hukuki bir varoluş mücadelesine dönüştürür.
Cunta bir insanın bedenini ortadan kaldırabilir, ama o insanın ailede bıraktığı boşluğu ortadan kaldıramaz. Hatta paradoksal olarak, Rubens’in yokluğu aileyi daha da güçlü bir hafıza taşıyıcısına dönüştürür.
Salles’ın Yolculuğu Burada Tersine Dönüyor
Bu noktada I’m Still Here’i Salles’ın diğer filmlerinden ayırmak kadar, onlarla birlikte düşünmek de gerekiyor.
Central Station‘da yolculuk, iki yabancıyı birbirine ve Brezilya’ya yaklaştırır.
The Motorcycle Diaries‘de yolculuk, Ernesto’nun toplumsal gerçeklikle karşılaşmasını sağlar.
On the Road’da yol, yerleşik hayata karşı bir özgürlük fantezisidir.
Salles’ın sinemasında yol çoğu zaman karakteri kendi sınırlarının dışına çıkarır. Yola çıkan insan değişir. Ama I’m Still Here’de kimse dünyayı keşfetmek için yola çıkmaz. Tam tersine: Tarih onların evine gelir, politika özel hayatı işgal eder, devlet aileye girer.
Yol artık özgürlüğün değil, zorunluluğun metaforudur. Bu nedenle I’m Still Here, Salles’ın yol sinemasının belki de en trajik biçimde tersine çevrilmiş halidir. Önceki filmlerde karakterler dünyayla karşılaşmak için hareket ederken, burada dünya karakterlerin hareket alanını yok eder.
Evin Klostrofobisi ve Bir Direniş Alanı Olarak Mekân
Filmin başındaki ev, sıradan bir aile yaşamının sıcak mekânıdır. Fakat Rubens’in kaybolmasından sonra aynı ev derin bir dönüşüm geçirir. Dışarıdaki baskı içeri sızdıkça ev, bir sığınak ile klostrofobik bir hapishane arasındaki o ince çizgide gidip gelir. Mekân artık yalnızca yaşanan değil, sürekli tekinsiz bir gölgenin altında hatırlanan bir alandır.
İşte Salles’ın görsel dili tam bu noktada devreye girer: Fotoğraflar, aile belgeleri ve kişisel nesneler, cuntanın “hiç var olmamıştı” iddiasına karşı somut birer arşivsel delile dönüşür. Çekilen her fotoğraf, devletin resmi tarih yalanına karşı görsel bir belge niteliği kazanır.
Ve bu yüzden cunta ne kadar güçlü görünürse görünsün, aileyi tamamen ele geçiremez. Çünkü evin içinde başka bir iktidar oluşur: Hafızanın iktidarı.
Devlet resmi kaydı kontrol edebilir ama ailenin hatırladığı Rubens’i kontrol edemez. Devlet gerçeği yıllarca saklayabilir ama Eunice’nin hayatından ve o fotoğraflardan gerçeği silemez.
“I’m Still Here”
Filmin adı bu yüzden yalnızca bir başlık değil, bir direniş cümlesidir: Hâlâ buradayım.
Bu cümleyi yalnızca Eunice’nin söylediğini düşünmek yetersiz kalır. Bunu aile söylüyor, bunu hafıza söylüyor, bunu kaybolanların ardından yaşamaya devam eden herkes söylüyor. Bir diktatörlük insanların bedenlerini ortadan kaldırabilir; fakat onların hayatlarının bıraktığı izi sonsuza kadar silemez.
Cunta zaman içerisinde görünmezleşir ama aile kalır. Çocuklar büyür, Eunice yaşlanır, fotoğraflar, belgeler ve hikâyeler kalır. Ve sonunda sinemanın kendisi kalır.
Hayaletin Yenilgisi
I’m Still Here bu nedenle klasik bir “diktatörlük altında ezilen aile” filmi değil. Çünkü film bütün gücünü cuntanın büyüklüğünden almıyor; tam tersine, cuntanın karşısına sıradan hayatın devamlılığını koyuyor.
İktidar büyük, aile küçük. Devlet silahlı, aile savunmasız. Devlet gerçeği saklayabiliyor, aile yalnızca hatırlayabiliyor. Ama zaman geçtikçe güç dengesi başka bir yerde kuruluyor. Çünkü devletin gücü tarihsel olarak sınırlı, hafızanın gücü ise zamanı aşabiliyor.
Ve belki filmin en sarsıcı tarafı da burada ortaya çıkıyor. Bütün bunların bir kurmaca trajedi olmadığını, anlatılan hayatın gerçekten yaşandığını bilmek, filmin sonundaki sessizliği başka bir ağırlığa dönüştürüyor. Karşımızda yalnızca bir karakterin hikâyesi değil; bir ailenin gerçekten yaşadığı, yıllar boyunca taşımak zorunda kaldığı bir yokluk var.
Sinemanın burada yaptığı şey geçmişi değiştirmek değil. Geçmişin artık değiştirilemeyecek kadar gerçek olduğunu kabul edip ona yeniden bakmak.
Walter Salles’ın yolculuk sinemasında karakterler dünyayı görmek için yola çıkıyordu. Bu filmde ise yolculuk bitmiş gibi görünse de aslında başka bir yolculuk başlıyor: Hatırlamanın yolculuğu.
Salles’ın bütün sinemasını düşününce, belki de en uzun yolculuk budur: Bir insanın bir yerden başka bir yere gitmesi değil; bir hakikatin, bir yüzün, birkaç fotoğrafın ve bir ailenin hafızasının yıllar boyunca kaybolmadan taşınması.
Ve sonunda geriye tek bir cümle kalıyor:
.jpg)




Yorumlar