Homeros'un Odysseia'sı, Batı edebiyatının en etkili metinlerinden biri olmasına rağmen sinemanın en temkinli yaklaştığı destanlardan biridir. Bunun en büyük nedeni belki de hikâyenin dev canavarlarda ya da tanrıların gazabında değil; Odysseus'un sürekli kimlik değiştiren, yalan söyleyen ve her duruma uyum sağlayan zihninde saklı olmasıdır. Sinema ise bu karmaşıklığı çoğu zaman ya görkemli bir mitolojik gösteriye ya da modern bir psikolojik drama dönüştürmeyi tercih etti.
Bugüne kadar çekilen doğrudan Odysseia uyarlamalarına baktığımızda da benzer bir tablo görüyoruz. Mario Camerini'nin 1954 tarihli Ulysses'i, Kirk Douglas'ın karizmatik performansıyla destanın mitolojik görkemini klasik Hollywood anlatısıyla buluşturdu. Franco Rossi'nin 1968 yapımı televizyon dizisi Ulisse, yaklaşık altı saatlik süresiyle Homeros'a en sadık uyarlamalardan biri olarak kabul edildi. Andrei Konchalovsky'nin 1997 tarihli The Odyssey mini dizisi ise Cyclops'tan Kirke'ye, Sirenler'den Skylla ve Kharybdis'e kadar destanın neredeyse tüm fantastik duraklarını ekrana taşıyarak uzun yıllar boyunca en bilinen uyarlama olmayı sürdürdü.
Uberto Pasolini'nin The Return'ü ise bambaşka bir yol seçiyor. Destanın tamamını anlatmak yerine yalnızca İthake'ye dönüş bölümüne odaklanıyor; tanrıları, kehanetleri ve doğaüstünü tamamen geride bırakıyor. Geriye savaşın yıkıcılığı, açtığı yaralar ve evine dönmeye çalışan yorgun bir adam kalıyor.
Ancak film, mitolojiyi ayıklarken çok daha köklü bir dönüşüme de imza atıyor. Homeros'un dünyasını yalnızca doğaüstünden arındırmıyor; onun insan anlayışını da yeniden yazıyor. Ve tam da bu noktada, eksilttiği mitin yerine bütünüyle modern bir ahlaki perspektif yerleştiriyor.
Homeros'un Odysseus'u bir aziz değildir. O, Antik Yunan'ın polytropos'udur; yani binbir yolu bilen, gerektiğinde yalan söyleyen, kurnazlığıyla hayatta kalan bir adamdır. Truva'nın düşüşünü zekâsıyla mümkün kılan da odur; Kirke ile Kalypso'nun adalarında yıllarca kalan, ama eve dönme arzusundan hiç vazgeçmeyen de. Onun dünyasında ahlak, mutlak doğrularla değil; kader, onur, güç ve hayatta kalma içgüdüsüyle şekillenir. Şiddet ise çoğu zaman sorgulanması gereken bir günah değil, amaca ulaşmanın meşru araçlarından biridir.
Üstelik Odysseus, İthake'ye döndüğünde de bu kimliğini terk etmez. Kimliğini hemen açıklamaz; dilenci kılığına girer, dostunu düşmanını sınar, yalan söyler, bekler, plan yapar ve doğru an geldiğinde harekete geçer. Eve dönüşünün özü pişmanlık değil, stratejidir. Homeros'un kahramanı, her şeyden önce metis'iyle, yani duruma göre şekil alan kurnaz ve stratejik aklıyla hayatta kalan bir tilkidir.
The Return ise bu kurnaz tilkiyi alıyor; onu ellerine bulaşan kandan dolayı içi kavrulan, geçmişinin ağırlığı altında ezilen ve kendi vicdanının mahkemesinde sürekli yargılanan bir karaktere dönüştürüyor.
Sorun, Odysseus'un travma yaşaması ya da yirmi yılın yıkımıyla zihninin ve bedeninin felç olması değildir. Truva'dan dönen, yoldaşlarını kaybeden ve yirmi yıldır sürüklenen bir savaşçının ruhunda derin yaralar taşıması, hatta eve vardığında bocalayıp duraksaması son derece makul bir yorumdur. Hatta Truva'da dökülen kanın vicdani yükünü omuzlarında taşıması da bu karaktere bütünüyle yabancı değildir.
Asıl sorun, filmin bu ruh hâlinden yeniden eyleme geçen Odysseus'u inandırıcı biçimde kuramamasıdır.
Homeros'un Odysseus'u ne kadar enkaz halinde olursa olsun, zihninin arka planında çalışan o tek ve değişmez hedefe kilitlenmiştir: İthake'yi ve evini ne pahasına olursa olsun geri almak. Yaralıdır, tükenmiştir ama eylem iradesi diridir. Oysa The Return, vicdan azabını ve travmayı merkeze yerleştirirken Odysseus'un elinden yalnızca metis'ini değil; yönünü ve eylem iradesini de alıyor gibi görünür.
Film boyunca karşımızda bir planı olduğu için İthake'ye dönen bir stratejist değil; yaşadığı felaketlerin önünde savrulan, kendi hikâyesinin aktörü olmaktan çıkıp pasif bir kurbana dönüşmüş bir adam vardır. Elbette bu da bilinçli bir yorum olabilir. Ancak film, bu kadar derin bir ruhsal çöküş yaşayan bir karakterin finalde İthake'yi geri almak için gereken kararlılığı ve stratejik iradeyi nasıl yeniden kazandığını yeterince hissettiremez. Böyle olunca Odysseus'un dönüşü, bir karakterin yeniden ayağa kalkışından çok, senaryonun kaçınılmaz olarak ulaşması gereken son durak gibi görünmeye başlar.
Oysa Odysseus'un trajedisi günah işlemiş ya da acı çekiyor olması değildir; hayatta kalabilmek ve evine ulaşabilmek için gerektiğinde her maskeyi takmak zorunda kalmasıdır. Onu büyük yapan da budur.
Bu elbette savaşın insan ruhunda bıraktığı yıkımı inkâr etmek anlamına gelmiyor. Truva'dan sağ dönen bir adamın savaşın dehşetini ömrü boyunca taşıması son derece mümkündür. Benim itirazım Odysseus'un yaralı olmasına ya da vicdan azabı çekmesine değil; filmin, bu yaralarla birlikte yeniden ayağa kalkıp harekete geçen Odysseus'u dramatik olarak yeterince inşa edememesine. Çünkü Homeros'un kahramanını tanımlayan şey acı çekmemesi değil, acısına rağmen eyleyebilmesidir.
Ve ne yazık ki, eve dönen o tilki artık aynı tilki değil. Çünkü Homeros'un kahramanı arınmanın değil, dönüşün ve evini yeniden kurmanın peşindedir. Onun vaat edilmiş toprağı cennet değil, İthake'dir.
📽️ Nerede İzledim: beIN CONNECT ⭐ Sinetown Notu: 7,0 / 10







Yorumlar