Akortsuz Bir Piyano, Kusursuz Bir Şehir: Köln’ün Doğaçlama Ruhu

Köln’e Düsseldorf 'tan trenle vardığınızda şehir sizi oldukça net bir jestle karşılıyor. İstasyondan çıkar çıkmaz Kölner Dom bütün haşmetiyle karşınıza dikiliyor. Gotik kuleleri gökyüzünü yaracakmış gibi yükselirken, insan kendini neredeyse bir ortaçağ anlatısının içine düşmüş gibi hissediyor. İlk izlenim son derece ciddi, hatta biraz ürkütücü. Sanki devasa yapı sessizce "Dur yolcu!" diyor.

Fakat birkaç dakika sonra sokaklara karışmaya başladığınızda o ilk izlenim yavaş yavaş çözülüyor. Katedralin ağır gölgesinin altında bambaşka bir şehir yaşamaya başlıyor. Kafelerden yükselen sesler, Ren kıyısındaki kalabalıklar, ellerinde Kölsch bardaklarıyla sohbet eden insanlar ve her köşe başında hissedilen o rahatlık...

Köln’ün büyüsü belki de tam burada yatıyor. Şehir önce kendini aşırı ciddi biri gibi tanıtıyor, sonra tüm resmiyeti bir kenara bırakıp sizi ritmine davet ediyor. Katedral bir senfoni açılışıysa, sokaklar doğaçlama bir caz performansı gibi devam ediyor.

Ren’in Akdenizli Ruhu: Kölsch ve Sıvı Dinamizm

Kuzey disiplininin tam ortasında, o kuralları esneten neşeli karakteri Köln sokaklarında bizzat soludum. Burada yakaladığım şey sadece bir coğrafi yakınlık değil; insanların yaşamı algılama ve sokağa taşma biçimiydi. Köln sokaklarında mesafeli ve bağıran bir şıklık değil; aksine "yaşa ve yaşat" mottosunu hissettiren, insanı o ana ortak eden kıpır kıpır bir salaşlık gördüm. Bu enerji kendini en net şehrin sıvı kimliğinde, yani Kölsch birasında gösteriyordu.

Köln’den bana kalan en net tat; adeta gazoz gibi, ince uzun Stange bardaklarda arka arkaya yuvarlanan, insanı bir an önce yoldan çıkmaya davet eden o hafif içimdi. Sen bardağın üzerine altlığı koyup "dur" diyene kadar garsonların sormadan yenisini getirdiği bu ritim, şehri steril bir yer olmaktan çıkarıp kolektif bir eğlence alanına dönüştürüyordu.

Kölsch sadece bir bira değil, şehrin çalışma biçimi gibi gözüktü bana. Bardak boşaldığında yenisi gelir; plan yapmadan, akışı bozmadan. Köln’ün kuralları yoktur demek yanlış olur, ama kuralların hayatın önüne geçmesine de izin vermez gibi bir akdeniz ruhu hissediliyor.


Kamera Arkasındaki İrade: Vera Brandes ve Gençliğin Doğaçlaması

Köln’de hissettiğim bu kalıplara sığmayan, imkânsızlıklardan ilham devşiren ruh, 1975 yılının o meşhur ocak ayına gittiğimde kafamda sinematografik bir zemin kazandı. O dönemi ve konserin arka planını anlatan Köln 75, odağını henüz 17 yaşındaki Vera Brandes’in olağanüstü iradesine çeviriyor. Karşımızda sinema tarihini kökten sarsacak bir başyapıt olmasa da, bir organizasyon krizinin nasıl sanat tarihine dönüşebileceğini anlatan oldukça keyifli bir film var.

Ancak filmi izlerken aklımı kurcalayan bir eksiklik de hissettim: Film, Köln’ü hikâyeye yeterince entegre edemiyor. Mekân çoğu zaman opera binası ve kulislerle sınırlı kalıyor. Oysa Vera Brandes’in gencecik yaşta tek başına koskoca bir organizasyonu sırtlaması, dönemin imkânsızlıklarına meydan okuması ve kuralları esnetmesi, tam da Köln sokaklarında hissettiğim o inatçı ve kıpır kıpır ruhun bir yansıması gibi.

Eğer kamera opera binasının dışına çıkıp 1970'lerin Köln’ünü, insanların gündelik hayatını, şehrin bohem enerjisini ve kültürel atmosferini daha fazla gösterebilseydi; Vera’nın mücadelesi çok daha güçlü bir zemine oturabilirdi. Şehir yalnızca bir dekor olmaktan çıkıp hikâyenin görünmez karakterlerinden birine dönüşebilirdi.

Belki de filmin en büyük eksikliği budur. Çünkü The Köln Concert yalnızca Keith Jarrett’ın hikâyesi değildir. Aynı zamanda onu mümkün kılan şehrin, dönemin ve kültürel atmosferin de hikâyesidir.

Kozmik Bir Kusur: Keith Jarrett ve Akortsuz Piyano Paradoksu

İşte filmin anlattığı gecede yaşananlar, Köln sokaklarında hissettiğim o ruhu ister istemez yeniden düşünmeme neden oldu. Turnede gezen dahi caz piyanisti Keith Jarrett, o gece uykusuzdur, sırtı ağrıyordur ve sahneye çıktığında önüne yanlışlıkla getirilmiş, akortsuz, pedalları bozuk, küçücük bir piyano konmuştur. Jarrett çalmak istemez, arabasına gidip uyur, her şeyi iptal etmenin eşiğine gelir.

Normal şartlarda bu hikâyenin sonu bir fiyasko olmalıydı.

Peki bütün bu saçma tesadüflerin Köln’de yaşanmasının kozmik bir sebebi olabilir miydi?

Muhtemelen hayır.

Ama insan yine de düşünmeden edemiyor.

Çünkü dönüp baktığımızda hikâyenin bütün parçaları şehrin karakterine tuhaf bir şekilde uyum sağlar. Yanlış piyano, genç bir organizatör, iptalin eşiğine gelmiş bir konser ve tüm bunların içinden çıkan bir başyapıt... Bunlar sanki kusursuz işleyen bir makinenin değil, kusurları yaratıcılığa dönüştüren bir şehrin hikâyesi gibi görünür.

Belki de asıl soru bu olayın neden Köln’de gerçekleştiği değildir. Asıl soru, neden bugün hâlâ Köln’de gerçekleşmiş olmasının bize bu kadar anlamlı geldiğidir.

Jarrett o bozuk enstrümanın bas tuşları çalışmadığı için sürekli orta frekanslarda ritmik kalıplar dönmek zorunda kalır; piyanodan ses çıkarabilmek için tuşlara normalden çok daha sert vurur, ayağa kalkar, inler ve acı çeker.

Ve sonuç?

Müzik tarihinin en çok satan caz albümü ve gelmiş geçmiş en büyük solo doğaçlama kayıtlarından biri doğar.

Belki evren o gece için Köln’ü seçmedi.

Ama yarım asır sonra geriye baktığımızda insanın aklına şu soru geliyor:

Eğer bu hikâye başka bir şehirde yaşansaydı, bugün aynı hikâye gibi hissedilir miydi?

Final Yudumu: Bir Başkaldırı Olarak Doğaçlama

Keith Jarrett’ın o bozuk piyanoyu döverek çıkardığı melodiler, aslında modern dünyanın sunduğu tüm o steril, planlı ve hatasız sistemlere atılmış sanatsal bir çelmedir. O konser önceden tasarlanmış bir planın ürünü değil, bir haykırıştır; pürüzsüzlüğün içinden fışkıran kaotik bir başkaldırıdır. Sanatçının acıyla, ter içinde savrularak o kusurlu aletle bütünleşmesi, insan doğasının rasyonel formüllere sığmayan taşkın yanını ortaya koyar.

Bu sahne ve bu albüm, hayatın pürüzsüz yüzeyinde tutunacak bir yer bulamayan modern insana bir şeyi hatırlatır: Kusurlar, hayatı evcilleştirilemez kılan asıl cevherlerdir.

Köln de bana biraz bunu hatırlattı.

İstasyondan çıkar çıkmaz insanı ciddiyetle karşılayan o devasa katedral ile birkaç sokak ötede taşan kahkahalar, Kölsch bardakları ve doğaçlama hissi arasındaki gerilim, şehrin gerçek karakterini oluşturuyor. Belki de bu yüzden Köln hem disiplinli hem dağınık, hem ağırbaşlı hem neşeli, hem planlı hem doğaçlama hissettiriyor.

Belki bu şehrin büyüsü kusursuz olmasında değil; kusurlarla yaşamayı bilmesindedir. Belki de bu yüzden o meşhur konserin burada gerçekleşmiş olmasını tamamen tesadüf gibi görmek zor geliyor.

Köln, akortsuz bir piyano gibidir.

Ama içinden çıkan müzik, kusursuz bir başyapıttır.

Yorumlar