Park Chan-wook Sinemasında Bir Şefkat Molası: I’m a Cyborg, But That’s OK (2006)


Park Chan-wook ile kurduğum ilişki hiçbir zaman düz bir çizgi olmadı. Bazen fazlasıyla isabetli, bazen de kendi kurduğu dünyanın içinde kaybolmuş gibi. I’m a Cyborg, But That’s OK ise bu gelgitin en tuhaf ama en dürüst duraklarından biri. Park’ın sinemasındaki o bilindik keskinliğin geri çekildiği; yerine daha kırılgan, daha dağınık ama bir o kadar içten bir yapının geldiği bir film bu. Sanki bu kez bir şey kanıtlamaya çalışmıyor; sadece bir fikrin peşinden gidiyor ve onu zorlamadan büyütüyor.

Bu yumuşamanın arkasında aslında çok nahif bir sebep var: Park’ın bu filmi, kendi filmlerini izleyemeyecek kadar küçük olan kızı için, onun da izleyebileceği bir hikâye yaratma arzusuyla çekmiş olması. "Şiddetin şairi" olarak tanınan bir yönetmenin, kızına "bak dünya tuhaf bir yer ama senin iç dünyan çok kıymetli" deme biçimi bu.

Delilik Değil, Bir Hayatta Kalma Mekanizması

Film, yüzeyde bir "akıl hastanesi" hikâyesi gibi dursa da bu çerçeve aslında yanıltıcı. Çünkü mesele karakterlerin ne kadar "deli" olduğu değil, deliliğin ne işe yaradığı. Young-goon’un kendini bir siborg olarak tanımlaması basit bir kaçış değil, işlevsel bir sistem: Acı veren bir gerçeklik varsa, onu yeniden yazarsın. Açlık mı hissediyorsun? O zaman insan değilsindir. Burada film rahatsız edici o soruyu soruyor: Gerçekliğe uyum sağlamak mı daha sağlıklı, yoksa onu kendine göre bükmek mi?

İl-sun ve Duygu Hırsızlığı

Burada İl-sun karakteri kilit bir noktada duruyor. İnsanların özelliklerini ve duygularını "çalması" absürt görünse de aslında çok tanıdık. Çoğu insan bunu metaforik olarak zaten yapıyor; bazı duyguları bastırarak ya da başkalarından rol çalarak hayatta kalıyor. İl-sun bunu sadece gizlemiyor. Film böylece garip bir tersyüz etme yapıyor: "Deli" olan karakterler kendi içlerinde tutarlıyken, "normal" dünya çoğu zaman sadece daha iyi saklanıyor.

Görsel Dil ve Oyunculuk

Görsel dünya da bu hissi destekliyor. Renkler, setler ve kamera dili gerçekliği tamamen kırmıyor, sadece esnetiyor. Lim Soo-jung, canlandırdığı Young-goon’un o ince kırılganlığını karikatüre kaçmadan harika taşıyor. Ona eşlik eden Rain (Jung Ji-hoon) ise Young-goon’un dünyasına uyum sağlayan, onu dönüştürmeye çalışmayan o sakin gücüyle İl-sun karakterini kusursuz tamamlıyor.

İyileşmek mi, Kabul Görmek mi?

Filmin finali bize şunu söylüyor: İyileşmek, her zaman gerçeğe dönmek değildir. Bazen sadece birinin senin kurduğun gerçekliği ciddiye alması, o pilleri seninle birlikte takması yeterlidir.

Sonuç olarak bu film, Park’ın en gösterişli işi değil ama kesinlikle en savunmasız olanı. Büyük fikirler yerine küçük kaçışlar, büyük çatışmalar yerine küçük uyumlar üzerinden ilerliyor. Ve tam da yönetmenin kızına verdiği o sessiz söz gibi; en tuhaf halimizle bile sevilmeye değer olduğumuzu hatırlattığı için kalıcı olmayı başarıyor.

Yorumlar