Pazarlanan Masal ve Sokaktaki Gerçeklik
İstanbul gibi dünyanın en büyük, en öngörülemez ve en kaotik metropollerinden birinin genetiğinden geliyorsanız, hiçbir şehir sizi kolay kolay kaosuyla rahatsız edemez. İstanbul kartlarını hep açık oynar; keşmekeşini, döküntülüğünü ve vahşi büyüklüğünü asla gizlemez. Amsterdam’daki gerginlik ise şehrin dünyaya sattığı “özgürlük ve rahatlık” vitrini ile sokaktaki mekanik gerçeklik arasındaki o keskin çelişkiden doğar.
Şehir coğrafi olarak o kadar dar ve kompakt bir alana sıkışmıştır ki, iki farklı zaman algısı her köşe başında kafa kafaya çarpışır. Bir tarafta şehre bir masal parkı gözüyle bakan, acelesiz, yollarda yayıla yayıla yürüyen turist kitlesi; diğer tarafta ise o daracık bisiklet yollarını birer otoban gibi kullanan, işine veya randevusuna yetişmeye çalışan yerel halk.
Bisiklet yoluna bastığınız an arkanızdan çalınan o sert zil, aslında şehrin temel gerilimini özetler: Birileri burada tatildedir, birileri ise hayatını yaşamaktadır.
Amsterdam’ın yarattığı bu yoğunluk sadece kalabalığından kaynaklanmaz; aynı anda birbirine ait olmayan dünyaları aynı kadrajın içine sıkıştırmasından doğar. Bir köşe başında esrar kokusu yükselirken, birkaç metre ötede Red Light District’in camekanlarında duran kadınları görürsünüz. Hemen yanınızdan yüz binlerce euroluk bir otomobil geçer, karşı kaldırımda sırt çantalı turistler haritalarına bakar ve o sırada bir bisikletli sert bir zil sesiyle size yol vermeniz gerektiğini hatırlatır.
Amsterdam’ın büyüsü de tam burada yatar: Bir kartpostalın vaat ettiği kusursuz huzurda değil, tüm bu çelişkilerin aynı anda yaşandığı o kaotik insan manzarasında.
Amsterdam, dünyaya pazarlanan o dingin kanal şehri imajının aksine, insanı sürekli tetikte tutan, uyaranı fazla ve yoğun bir ritme sahiptir.
Verhoeven Natüralizmi: İnsan Ruhunun Çiğ Aynası
Amsterdam’ın o estetik yüzeyin altından taşan, kokuları ve gürültüsüyle insanın üzerine gelen ham gerçekliği, sinemadaki karşılığını Verhoeven’ın Turks Fruit’ında bulur.
Hollywood sinemasının o çok sevdiği cilalı, ışık oyunlarıyla paketlenmiş ve estetik kaygılarla sterilize edilmiş erotizmin aksine; Verhoeven bize insan ruhunun en aydınlık ve en karanlık noktalarında dolaşan çiğ bir erotizm sunar.
Yönetmen aslında bize bir şey öğretmeye çalışmaz. Bir mesaj kaygısı gütmez, ahlak dersi vermez. Kamerasını o dar Amsterdam sokaklarına, döküntü sanatçı atölyelerine ve insanların gündelik hayatlarına yerleştirir; ardından hikâyesini anlatır.
Verhoeven sinemasında beden ve cinsellik, izleyiciyi tahrik etmek için vitrine konan bir nesne değildir. Beden, insanın tüm sosyal maskelerinden ve burjuva ahlakından sıyrıldığı en dürüst hâlidir.
Burada sadece arzu ve haz yoktur; ter, koku, dışkı, hastalık ve bedenin tüm kırılgan gerçekliği vardır. Verhoeven, insan bedeninin yalnızca arzu edilen tarafına değil, çürüyen ve yok olan tarafına da aynı dürüstlükle bakar.
Yaşamın Neşesinden Ölümün Çiğliğine
Eric ve Olga’nın Amsterdam sokaklarında taşkın, hoyrat ve hesapsız biçimde yaşadığı aşk, şehrin sunduğu gençlik enerjisinin ve özgürlük hissinin sinematik bir manifestosu gibidir. Buradaki erotizm hayat doludur; içgüdüseldir ve dünyaya karşı çekilmiş bir kahkaha gibidir.
Ancak filmin ikinci yarısında Olga’nın amansız hastalığı başladığında, Verhoeven aynı bedeni bu kez kaçınılmaz sonun, acının ve fiziksel yıkımın sahnesi hâline getirir.
İlk yarıda arzunun nesnesi olan beden erir, saçlar dökülür, güç kaybolur.
Yönetmen kamerayı kaçırmaz.
Cinselliği nasıl tüm dürüstlüğüyle verdiyse, ölümün ve yasın o estetikten uzak, can acıtıcı gerçekliğini de aynı açıklıkla gözümüzün içine sokar.
Kitaba ve filme adını veren Türk lokumu imgesi tam da bu noktada anlam kazanır. O lokum yalnızca dişleri dökülen bir kadının yiyebildiği yumuşak bir yiyecek değildir; ölümün o amansız gerçekliğinin karşısına dikilebilen tek şeyin, Eric’in Olga’ya duyduğu kırılgan ama sahici şefkat olduğunun somut bir işaretidir.
Filtresi Sökülmüş Bir Hafıza
Amsterdam, kusursuz görünen estetik yüzeyinin altında hiç durmayan bir insan hareketini barındırır; bu yüzden insanı dinlendiren bir kartpostaldan çok, sürekli değişen canlı bir organizma gibidir. Bisikletlerin hiç bitmeyen akışıyla, kokularıyla, kalabalıklarıyla, Red Light’ın neon ışıklarıyla insanı sürekli dürter.
Ama tam da bu yüzden, o pembe turizm masallarından çok daha gerçek ve çok daha karakter sahibi bir şehirdir.
Çünkü Amsterdam da tıpkı film gibi, estetik bir yüzeyin altında insan hayatının tüm karmaşasını taşır.
Amsterdam’ın asıl cazibesi de burada yatar. Kartpostallardaki kusursuz görüntüsünde değil; o görüntünün içinden taşan çiğlikte, acelede, gürültüde ve insanilikte.
Belki de bu yüzden şehirden geriye kanalların fotoğrafından çok, zihne kazınmış bir his kalır.
Tıpkı Turks Fruit gibi:
Güzel olduğu için değil,
gerçek olduğu için unutulmaz.






Yorumlar