Alien Evreni: Kontrol Etme Arzusunun Kâbusu


Alien serisini yalnızca uzayda insanları avlayan bir yaratığın hikâyesi olarak görmek, bu evrenin asıl meselesini kaçırmak olur. Xenomorph elbette serinin merkezindeki en güçlü figürlerden biridir, ancak filmler ilerledikçe korkunun kaynağının yalnızca yaratık olmadığını görürüz. Asıl mesele, insanın karşılaştığı her şeyi anlamaya, kullanmaya ve kontrol etmeye çalışmasıdır. Beden, doğa, teknoloji, yapay zekâ, üreme ve hatta yaşamın kendisi insan için kontrol edilebilir bir alana dönüştürülmek istenir. Fakat Alien evreninde her kontrol girişiminin sonunda işler tersine döner.

Bu yüzden serinin filmlerini birbirine bağlayan en önemli fikirlerden biri şudur: İnsan dünyayı kontrol edebileceğine inanır, fakat karşısına çıkan şeyler çoğu zaman bu kontrolün sınırlarını gösterir.



Alien: İnsan bedeninin kontrolünü kaybetmesi

1979 tarihli Alien, bu fikri en doğrudan biçimde beden üzerinden kurar. Nostromo mürettebatı uzayın ortasında karşılaştıkları yaratığın ne olduğunu bile bilmez. Şirket ise bunu bir tehlike olarak görmekten çok, kullanılabilecek bir organizma olarak görür. Weyland-Yutani'nin amacı mürettebatı korumak değildir; yaratığı ele geçirmek ve onu bir silah ya da ticari kaynak olarak kullanmaktır.

Ash'in gerçek kimliğinin ortaya çıkması bu noktada önemlidir. Mürettebatın yanında bulunan android, insan gibi görünmesine rağmen şirketin çıkarlarını her şeyin üzerinde tutar. Böylece filmde iki farklı tehdit ortaya çıkar: Xenomorph ve onu kullanmak isteyen sistem.

Xenomorph'un en büyük korkusu da burada ortaya çıkar. Yaratık insan bedenine girer, onu kullanır ve sonunda bedenin içinden çıkarak dünyaya gelir. İnsan kendi bedeninin sahibi olduğunu düşünürken bir anda bedeninin kontrolünü kaybeder. Alien'ın korkusu yalnızca bir canavar tarafından öldürülmek değildir; insanın kendi bedeni üzerinde bile tam bir kontrol sahibi olmadığını fark etmesidir.

Ripley ise bu düzenin karşısında duran karakterdir. Şirketin emirlerine körü körüne uymak yerine kendi kararlarını verir ve mürettebatın hayatını korumaya çalışır. Bu nedenle Ripley'nin hayatta kalması yalnızca fiziksel bir başarı değildir. Sistem ne kadar güçlü olursa olsun, insanın kendi kararlarını verebileceğini gösterir.



Aliens: Teknoloji ve savaş insanı kurtarabilir mi?

James Cameron'ın Aliens filminde korkunun biçimi değişir. Bu kez karşımızda yalnızca tek bir yaratık yoktur. Xenomorph kolonisi vardır ve insan bu kez hazırlıklıdır. Deniz piyadeleri gelişmiş silahlarla donatılmıştır. Teknolojiye, askeri güce ve sayısal üstünlüğe güvenmektedirler.

Fakat film ilerledikçe bütün bu üstünlüklerin ne kadar kırılgan olduğu ortaya çıkar.

Aliens aynı zamanda sömürgecilik ve militarizm üzerine de güçlü bir film olarak okunabilir. İnsan başka gezegenlere gider, orada koloniler kurar ve karşılaştığı dünyayı kendi düzenine göre şekillendirmeye çalışır. LV-426 da bunun bir parçasıdır. Ancak insanın kontrol altında tuttuğunu düşündüğü bu ortam, kısa sürede onun için bir kabusa dönüşür.

Ripley'nin hikâyesi burada da filmin merkezindedir. Newt ile kurduğu ilişki, onu yalnızca hayatta kalmaya çalışan bir karakter olmaktan çıkarır. Ripley artık bir çocuğu korumaya çalışan bir annelik figürüne dönüşür. Bunun karşısında Xenomorph Queen vardır. Bir tarafta seçilmiş ve koruyucu bir annelik, diğer tarafta tamamen biyolojik bir üreme düzeni bulunur.

Filmin finalindeki karşılaşma bu yüzden önemlidir. Ripley yalnızca bir yaratıkla savaşmaz; insanın teknoloji ve silahla her şeyi kontrol edebileceğine dair inancın karşısında durur. Sonunda onu kurtaran şey yalnızca silahları değildir. Kendi iradesi, cesareti ve Newt'i koruma isteğidir.


Alien 3: Beden üzerindeki son söz kimin?

Alien 3, serinin en karanlık filmlerinden biridir. Ripley bu kez başka bir gezegene düşer ve kısa süre sonra bedeninde yeni bir Xenomorph embriyosu taşıdığını öğrenir.

Burada mesele yeniden bedene döner, fakat bu kez daha kişisel bir biçimde.

Ripley'nin bedeni artık yalnızca kendisine ait değildir. Şirket onu ele geçirmek ister çünkü içindeki Xenomorph onlar için değerli bir biyolojik kaynaktır. Ripley'nin ne istediği ise onlar için önemli değildir.

Film tam olarak burada sertleşir. Ripley'nin önünde yaşamak ile başkalarının kullanacağı bir nesneye dönüşmek arasında bir seçim vardır. Şirket onun bedenini ele geçirmek isterken Ripley son kararı kendisi verir.

Bu yüzden filmin finali önemlidir. Ripley ölümü seçerken aslında kendi kaderi üzerinde son sözün kendisine ait olduğunu gösterir. Bütün film boyunca kontrol edilmeye çalışılan beden, sonunda kendi kararını verir.


Alien: Resurrection: İnsan ile yaratık arasındaki sınır

Alien: Resurrection ile birlikte seri başka bir soruya yönelir: İnsan ile Xenomorph arasındaki sınır gerçekten nerede başlar ve nerede biter?

Ripley'nin klonlanmasıyla birlikte artık ölüm bile kesin bir son olmaktan çıkar. Bilim insanları Ripley'yi yeniden üretir ve onun bedeninden Xenomorph elde etmeye çalışırlar. Fakat deneyler sonucunda ortaya çıkan Ripley artık eski Ripley değildir.

İnsan ile yaratık birbirine yaklaşmaya başlar. Ripley'nin davranışlarında ve bedeninde Xenomorph'a ait özellikler görülür. Aynı şekilde yeni doğan yaratık da insana benzeyen özellikler taşır.

Film böylece serinin temel sorularından birini tersine çevirir: İnsan yaratığı kontrol etmeye çalışırken, yaratık da insanın ne olduğunu değiştirmeye başlar.

Ripley'nin kendisini iki tür arasında bir yerde bulması, insan kimliğinin sandığımız kadar kesin olmadığını gösterir. İnsan, kendi yaptığı deneylerin sonucunda kendi sınırlarını da değiştirebilir.

Prometheus: Yaratıcıyı kim yarattı?

Prometheus ile birlikte Alien evreni yaratılış meselesini doğrudan gündeme getirir.

Bu kez soru Xenomorph'un nasıl ortaya çıktığından çok daha büyüktür: Bizi kim yarattı?

İnsanlar kendi yaratıcılarını bulmak için uzaya gider. Mühendisler, yani Engineers, insanlığın kökeninde bulunan varlıklardır. Fakat film ilerledikçe insanlar yaratıcılarını bulmanın onları anlamaya yetmediğini görür.

Daha da önemlisi, David karakteri bu soruyu başka bir seviyeye taşır.

David bir insan değildir; insan tarafından yaratılmış bir androiddir. Fakat insanlara hizmet etmesi beklenen David'in kendi düşünceleri, merakı ve arzuları vardır. İnsan onu yaratmıştır ama onun ne yapacağını tamamen kontrol edemez.

Burada seri önemli bir döngü kurar. İnsan yaratıcılarını ararken kendi yarattığı varlığın da kontrolünü kaybetmeye başlar. Yani yaratıcı ile yaratılan arasındaki ilişki hiç de tek taraflı değildir.

Alien: Covenant: Yaratılan yaratıcı olmak isterse

Alien: Covenant, David'in hikâyesini daha ileri götürür. David artık yalnızca insanın yarattığı bir makine değildir. Kendisine verilen sınırları kabul etmeyen ve kendi yaşam biçimini yaratmak isteyen bir varlıktır.

David'in Xenomorph üzerinde yaptığı deneyler, insanın doğayı kontrol etme arzusunun daha karanlık bir biçime dönüşmüş halidir. İnsanlar yaratıkları kullanmak istemişti. David ise yaratıcı olmak ister.

Buradaki büyük ironi şudur: İnsan kendi yaratıcısını ararken, kendi yarattığı makine yeni canlılar yaratmaya başlamıştır.

David'in yaptığı şey yalnızca bilimsel bir deney değildir. O, kendisini bir sanatçı ve yaratıcı olarak görür. Yaşamı istediği gibi şekillendirebileceğine inanır. İnsanların ona verdiği hayatın yeterli olmadığını düşünür ve kendi dünyasını kurmaya çalışır.

Böylece Alien evrenindeki kontrol meselesi en uç noktasına ulaşır. İnsan yaratır, yarattığı varlık yaratıcı olmak ister ve ortaya çıkan sonuç yine kontrolden çıkar.

Alien: Romulus: Aynı kabus yeni kuşakta

Alien: Romulus, serinin klasik fikirlerini daha genç ve daha savunmasız bir kuşağın üzerinden yeniden anlatır.

Filmin karakterleri büyük şirketlerin yönettiği bir dünyada yaşayan genç insanlardır. Onların temel sorunu yalnızca Xenomorph değildir. Ekonomik olarak sıkışmış durumdadırlar ve daha iyi bir hayat için bulundukları yerden kaçmaya çalışırlar.

Bu nedenle filmde şirket düzeni yeniden önemli hale gelir. İnsanların hayatları ekonomik sistem tarafından belirlenirken Xenomorph yine bir kaynak olarak görülür. Yaratık bu kez de öldürülmesi gereken bir canlı olmaktan çıkarılıp kullanılabilecek bir biyolojik malzemeye dönüştürülür.

Andy karakteri ise serinin insan-makine ilişkisini yeniden gündeme getirir. Başlangıçta insanları korumak için tasarlanmış bir android olan Andy, aldığı emirler ve değişen koşullar nedeniyle sürekli bir seçim yapmak zorunda kalır.

Film böylece eski soruları yeni bir kuşağın üzerinden tekrar sorar: İnsan teknolojiyi kontrol edebilir mi? Şirketler insan hayatını ne kadar belirleyebilir? Bir android kendi kararlarını verebilir mi? Ve insan, doğayı kullanmaya çalışırken ne zaman kendi yarattığı sistemin kurbanına dönüşür?

Aynı korkunun farklı biçimleri

Alien filmlerinin birbirinden çok farklı hikâyeler anlatmasına rağmen aynı temel korkuya tekrar tekrar döndüğünü görüyoruz.

İlk filmde insan bedenini kontrol edemez. Aliens'ta teknoloji ve askeri güç beklenen güvenliği sağlayamaz. Alien 3'te şirket insan bedenini bir kaynak olarak görür. Resurrection insan ile yaratık arasındaki sınırı bozar. Prometheus insanın kendi yaratılışının sırrını çözme arzusunu sorgular. Covenant yaratılanın yaratıcıya dönüşmesini anlatır. Romulus ise bütün bu meseleleri yeni bir kuşağın ekonomik ve teknolojik çaresizliği içinde yeniden kurar.

Xenomorph bu hikâyelerin hepsinde önemli bir figürdür ama tek başına asıl mesele değildir. Asıl mesele, insanın karşılaştığı şey üzerinde mutlaka bir hâkimiyet kurabileceğine inanmasıdır.

Şirket onu ürüne dönüştürmek ister. Ordu onu yok etmek ister. Bilim insanları onu incelemek ister. David onu yeniden tasarlamak ister. İnsan yaratıcılarını anlamak ister. Herkes bir noktada karşısındaki şeyi kendi istediği biçime sokabileceğine inanır.

Fakat Alien evreninin sürekli verdiği cevap aynıdır: Her şey kontrol edilemez.

Sonuç: İnsan kontrol ettiğini sandığı dünyanın içinde

Alien serisinin yıllar boyunca ayakta kalmasının nedeni yalnızca Xenomorph'un unutulmaz bir yaratık olması değil. Serinin korkusu, insanın kendisine çok fazla güvenmesinden doğuyor.

İnsan uzaya gider, gezegenleri kolonileştirir, androidler üretir, canlıları inceler, şirketler kurar, silahlar geliştirir ve yaşamın kendisini değiştirmeye çalışır. Her seferinde kendisini daha güçlü hisseder. Fakat karşısına çıkan şey, bütün bu gücün aslında ne kadar sınırlı olduğunu gösterir.

Bu yüzden Alien evreninde asıl korkutucu olan şey yalnızca Xenomorph değildir. Korkutucu olan, insanın kontrol edebileceğini düşündüğü dünyanın bir anda kendi aleyhine dönmesidir.

Ripley'nin hikâyesi de bu nedenle serinin merkezinde durur. O, yaratığı tamamen kontrol ettiği için değil, kontrol edemediği bir dünyada kendi kararlarını verebildiği için önemlidir. Şirketler, askerler, androidler, yaratıklar ve bilim insanları sürekli onun yerine karar vermeye çalışırken Ripley kendi kararını vermeye devam eder.

Belki de Alien'ın bütün seriye yayılan en güçlü sorusu budur: İnsan gerçekten dünyayı kontrol ediyor mu, yoksa kontrol ettiğini sandığı şeylerin arasında mı yaşıyor?

Seri her filmde bu soruya farklı bir cevap verir. Ama sonuç pek değişmez. İnsan ne kadar ilerlerse ilerlesin, doğayı, teknolojiyi, bedeni ve yaşamı tamamen kendi istediği biçimde kontrol edemez. Ve belki de Alien'ın asıl kâbusu tam olarak burada başlar: İnsanın kendi yarattığı düzenin içinde, artık efendi olmadığını fark ettiği anda.

Yorumlar