Gökkuşağının Bittiği Yer: Eyes Wide Shut

Kubrick’in Eyes Wide Shut’ı, dışarıdan bakıldığında gizemli bir tarikat gerilimi gibi dursa da, filmin kalbi başka bir yerde atar: Bir orta sınıf erkeğinin "kontrol" yanılsamasının parçalanışında.

Her şey Alice’in itirafıyla (ya da fantezi) başlar. Alice burada sadece kıskançlık kıvılcımını çakan bir eş değil, tüm kurguyu ayakta tutan "kilit taşı"dır. Onun deniz subayı hakkındaki itirafı/fantezisi, Bill’in "her şeye sahip, güçlü doktor" imajına atılan ilk gerçeklik tokadıdır. Bu itiraf, Bill’in steril fanusunu çatlatır ve onu hem New York’un tekinsiz sokaklarına hem de kendi egosunun karanlık dehlizlerine savurur.

Mekanların Dili ve Sınıfsal Coğrafya 

Bill’in bu "ego ve erkeklik" sınavı, New York’un sembolik mekanlarında hayat bulur:

  • Mavi ve Soğuk Daire: Orta sınıfın güvenli ama tutkusuz alanı.

  • Kaotik Sokaklar: Alt sınıfın kontrolsüz, tehlikeli ama "gerçek" dünyası.

  • Somerton (Maskeli Balo): Üst sınıfın kapalı, ritüelistik ve dokunulmaz kalesi.

Kubrick, zamanı akışkan bir rüya gibi işler. Gece boyunca yaşananlar lineer bir mantıktan ziyade, Bill’in bilinçaltındaki korkuların ve arzuların bir yansıması gibi ilerler. İzlediğimiz şey, Bill’in gerçeklikle fanteziyi birbirine karıştırdığı bir "uyanık rüya" hali gibidir.

Gözden Kaçan Dehşet: Kostümcü, "Gökkuşağı" ve Makaslanan Gerçek 

Filmin en karanlık, en mide bulandırıcı ama en az konuşulan sırrı kostümcü dükkanında (Rainbow) saklıdır. Dükkan, Bill’in normal hayatının sınırlarından çıkıp bilinçaltının ve sınıfsal labirentlerin içine düştüğü bir tavşan deliği gibidir; garip karakterler ve rahatsız edici detaylar, onu üst sınıfın gizli balosuna sızdıracak rüya benzeri yolculuğun kapısı olarak işlev görür. Dükkan sahibi Milich, reşit olmadığını söylediği kızını Japon iş adamlarıyla yakaladığında önce "Polis çağıracağım" diye bağırır; ancak Bill kostümü iade etmeye döndüğünde Milich’i o adamlarla anlaşmış, parasını almış ,sırıtırken ve kızı Bill'e de teklif ederken buluruz.

Aslında Milich’in bu izbe dükkanda yaptığı çiğ pazarlık, Somerton’daki malikanede gerçekleşenlerin maskesiz ve estetize edilmemiş bir provasıdır. Milich alt sınıfın kaba gerçekliğiyle çocuk istismarını 'ticarete' dökerken; üst sınıf aynı karanlığı maskeler, ritüeller ve klasik müzikle ambalajlayarak bir 'ayine' dönüştürür. Mikro düzeyde (Rainbow) bu denli açık bir çürüme varken, makro düzeydeki (Somerton) o devasa makasın neleri kestiğini, buzdağının görünmeyen kısmında nelerin feda edildiğini tahmin etmek bile ürkütücüdür.

Bu sahne, alt sınıf ile üst sınıf arasındaki sınıfsal ve psikolojik geçişin rahatsız edici bir kapısını aralar. Rainbow dükkanı, “gökkuşağının başladığı yer” olarak, alt sınıfın kaotik ve kontrolsüz dünyasının kapısıdır; maskeler ve kostümler, Bill’e üst sınıfın ritüellerine sızma imkânı veren bir anahtar işlevi görür. Filmin başındaki partide modellerin Bill’e fısıldadığı “Gökkuşağının bittiği yere gidelim” repliği, bu yolculuğun son durağı olan gizli malikaneyi işaret eder adeta. Böylece alt sınıfta başlayan, üst sınıfta doruğa ulaşan sınıfsal ve psikolojik bir geçiş süreci, Kubrick’in bilinçaltı ve sembolizm üzerinden ördüğü labirentte görünür hale gelir.

Tam bu noktada, Kubrick’in korkusuzluğu ile yapımcıların sansürü arasındaki o muallak bölge devreye girer. Kubrick’in alt sınıftaki bu çocuk istismarını gösterip, üst sınıftaki partide bunun karşılığını göstermemiş olması hayatın olağan akışına aykırıdır. Bu da akıllara o korkunç soruyu getirir: Kubrick o partide, reşit olmayanların da kurban edildiği çok daha karanlık ritüelleri çekmiş, ancak stüdyo veya "görünmez eller" tarafından bu sahneler makaslanmış olabilir mi? Bill’in gördükleri, buzdağının sadece izin verilen kısmı mıdır?

Bill’in Rainbow’dan aldığı maske, tıpkı Beethoven’in Fidelio’sundaki gizli kimlikler gibi bir illüzyon sunar: Üst sınıfa sızacağını sanarken, aslında sınıfsal ve psikolojik sınırların ötesine geçemez. Maskeyi takmak geçici bir güç hissi verir, ama Bill sistemin bir piyonundan öteye geçemez.

Duvara Toslama: Kontrol Kimde? 

Bill’in yolculuğu, kaybettiği kontrolü geri kazanma çabasıdır. "Karım beni itiraf ettiği gibi (ya da hayalinde) aldatabildiyse ben de yaparım" diyerek çıktığı yolda, aslında kontrol edemediği tek şeyin kendi "sınıfsal ve psikolojik konumu" olduğunu anlar:

  1. Ölümün Gölgesinde Arzu: Ölen hastası Nathanson’un evine gittiğinde, yas tutan kızı Marion’un ona aniden aşkını itiraf edip öpmeye çalışması, Bill’in profesyonel zırhına atılan ilk çiziktir. Ölümün soğukluğu ile Alice ile yaşadığı o tuhaf gerilimin boşluğunda Bill, bir "şifacı" değil, ne yapacağını bilemeyen savunmasız bir erkektir. Bu sahne, gecenin geri kalanında yaşayacağı duygusal savrulmaların tekinsiz bir fragmanı gibidir. 

  2. Alt Sınıfta: Parasıyla hükmedebileceğini sandığı dünyada "hastalık (HIV), ticaret ve ölüm" gerçeğine çarpar.

  3. Üst Sınıfta: "Fidelio" parolasını bilerek sızabileceğini sandığı o elit dünyada, sadece bir "turist" olduğunu fark eder. Maskeyi taktığında sisteme meydan okumaz, sadece oraya ait olmayan bir "davetsiz misafir" olarak sırıtıp enselenir.

Ziegler’in bilardo masası başında verdiği ayar, Bill’in egosuna sıkılan son kurşundur: "Gördüğün her şey bir oyundu." Bill, bir kahraman gibi gizemi çözmez; sistemin çizdiği sınırlar içinde kalmaya zorlanan, belki de çok daha büyük bir suça göz yumması istenen bir piyon olduğunu kabul eder.

Bill’in Kadınlar Labirenti: Arzu mu, Ceza mı?

Aslında Bill’in o gece boyunca temas ettiği her kadın; Marion, Domino, Milich’in kızı ve Somerton’daki gizemli kurtarıcı, onun yaralı egosuna birer "sahte durak" vaat eder. Bill, Alice’in itirafıyla açılan o devasa boşluğu bu kadınlarla doldurabileceğini, kontrolü yeniden ele alabileceğini sanır; ancak uğradığı her durakta bir duvara toslar:

  • Marion ile profesyonel kimliği ve ahlaki duruşu sarsılır,

  • Domino ile "paralı gücü" HIV gerçeğiyle bölünür,

  • Milich’in kızı ile ahlaki üstünlüğü yerle bir olur,

  • Gizemli kadın karşısında ise artık hayatı bile kendi elinde değildir.

Her kadın Bill’e bir kapı aralar gibi yapar ama aslında ona sadece ne kadar "dışarıda" olduğunu hatırlatır. Bill bu kadınların hiçbirine gerçek anlamda nüfuz edemez. Her temas onu biraz daha küçültür ve sonunda kendi kürkçü dükkanına, yani Alice’in yanına, o sarsıcı suç ortaklığına geri iter.

Final: Kürkçü Dükkanına Dönüş 

Bill Harford, Manhattan standartlarında lüks evi ve prestijli doktor kimliğiyle kendini 'başarmış' hissetse de, o gece aslında sistemin sadece yüksek nitelikli bir 'hizmetçisi' olduğunu anlar. Zenginlerin sağlığını koruyan, sırlarını taşıyan ama asla o masaya davet edilmeyen bir figürdür. Bill’in parası ve statüsü Somerton’un kapısını aralamaya yetmiş olsa da, orada kalmasına imkan tanımaz; çünkü o, o dünyanın sahibi değil, sadece geçici bir 'turistidir'.

Bu uzun, rüya benzeri ve travmatik gecenin sonunda varılan nokta, Anadolu’nun o meşhur sözünü doğrular niteliktedir: "Fakir karısıyla, zengin parasıyla oynar."

Bill Harford, bizim gözümüzde zengin olsa da, o maskeli elitlerin yanında "fakir" kalmıştır. O gece, parasıyla oyuna dahil olmaya kalkmış, sistem ona sınıfsal ve toplumsal güç dengelerinin ötesine geçemeyeceğini göstermiştir; burada paranın etkisi sınırlıdır, asıl hakimiyet, yaşam ve kimlik üzerinde oynanan görünmez kuralların elindedir.

Son sahnede Alice’in "Gidip sevişelim" (Fuck) demesi, romantik bir barışma değil; bu rüyadan uyanışın, suç ortaklığının ve sınıfsal kaderin kabulüdür. Sistemin Bill’e verdiği mesaj çok nettir: "Senin oyun alanın burası. O maskeli balo da, o karanlık ticaret de senin boyunu aşar. Al karını, git evinde oyna."

Yorumlar