Hollywood’un yeniden çevrim furyası yalnızca kendi geçmişinden beslenmiyor; farklı ülkelerin sinemalarından aldığı hikâyeleri de kendi anlatı sisteminin içine dahil ediyor. Bunun yanında zaman zaman başka ülkelerin önemli yönetmenlerini Hollywood’a davet ederek onların sinema dillerini Amerikan anlatı kodlarıyla buluşturuyor. Ortaya çıkan işler ise ne tam anlamıyla yeniden çevrim ne de bütünüyle özgün bir yapım olarak sınıflandırılabilecek hibrit örnekler oluyor. Bu kültürel alışveriş bazen başarılı sonuçlar verirken bazen de yönetmenin karakteristik dünyasının törpülenmesine neden olabiliyor.
Güney Kore sinemasının en önemli intikam anlatıcılarından biri olan Park Chan-wook’un Hollywood macerası ise bu uyumun başarılı örneklerinden biri olan Stoker’ı ortaya çıkarıyor.
Filmin adının Bram Stoker’ın soyadıyla olan benzerliği kuşkusuz tesadüf değil. Ancak Park burada klasik bir vampir hikâyesi anlatmak yerine vampir mitolojisinin temel unsurlarını gündelik hayatın içine yerleştiriyor. Kan emen yaratıkların yerine, aile ilişkileri, bastırılmış arzular ve insanın içindeki karanlık tarafı koyuyor.
Filmin merkezinde, babasının ölümüyle annesiyle yalnız kalan India bulunuyor. Daha önce hiç tanımadığı amcası Charlie’nin ortaya çıkışıyla birlikte genç kızın hayatı değişmeye başlıyor. Bu karşılaşma kısa sürede sıradan bir aile ziyaretinden çok daha karanlık ve tekinsiz bir ilişkiye dönüşüyor.
Stoker her şeyden önce bir büyüme hikâyesi. Ancak Park Chan-wook bu klasik anlatıyı korku, gerilim ve gotik unsurlarla yeniden şekillendiriyor. Yönetmenin en güçlü tarafı ise hikâyeyi doğrudan anlatmak yerine semboller üzerinden kurması. Yumurtaya, ayakkabılara, beden hareketlerine ve çeşitli nesnelere yapılan vurgular yalnızca estetik tercihler değil; India’nın dönüşümünü ve bastırılmış arzularını görünür kılan sinemasal araçlar olarak işliyor.
Charlie’nin India’nın on sekizinci yaş gününde ortaya çıkması da anlamlıdır. Bu geliş, genç kızın çocukluktan yetişkinliğe geçiş dönemine denk gelir. Charlie yalnızca kayıp babanın yerine geçen bir figür değildir; aynı zamanda India’nın içinde keşfetmeye başladığı karanlık tarafın temsilcisine dönüşür.
Vampir mitolojisi tarih boyunca yalnızca korku unsuru olarak değil, insan doğasının karanlık yönlerini anlatan bir metafor olarak da kullanılmıştır. Stoker da bu geleneği sürdürür. Charlie geçmişinde işlediği cinayetlerle, sakin ve zarif görüntüsünün altında taşıdığı vahşetle, medeniyet ile içgüdü arasındaki ince çizgiyi temsil eder.
Filmin en ilginç taraflarından biri, India’nın önünde duran iki farklı mirastır. Babası daha geleneksel, koruyucu ve kontrollü bir dünyanın temsilcisiyken Charlie daha özgür, daha acımasız ve içgüdülerine teslim olmuş bir figürdür. India’nın büyüme süreci aslında bu iki dünya arasında yaptığı seçimi anlatır.
Farklı ülkelerden gelen yönetmenlerin Hollywood’da karşılaştıkları en büyük sorunlardan biri, kendi sinema dillerini yeni endüstrinin kuralları içerisinde koruyabilmektir. Bazı yönetmenlerde bu kültürel geçiş, özgün atmosferlerinin kaybolmasına yol açabilir. Ancak Park Chan-wook, Stoker ile kendi görsel dünyasını büyük ölçüde korumayı başarır. Filmin stilize anlatımı, keskin kompozisyonları ve rahatsız edici güzelliği, yönetmenin önceki filmleriyle güçlü bir bağ kurar.
Stoker, Park Chan-wook’un Hollywood çıkarmasında başarılı bir örnek olarak duruyor. Film büyük politik iddialar yerine aile, miras ve insanın içindeki karanlık üzerine yoğunlaşıyor. Ancak bunu kendine özgü görsel dili ve gotik atmosferiyle yaparak, yönetmenin sinemasının Amerikan endüstrisi içinde de var olabileceğini gösteriyor.

Yorumlar