The Hobbit: An Unexpected Journey

Jean-Paul Sartre'ın "Varoluş özden önce gelir." önermesi, insanın kimliğini seçimleriyle kurduğunu savunur. Peter Jackson'ın Hobbit'i bütünüyle varoluşçu bir film olmasa da, Bilbo'nun güvenli hayatını geride bırakıp kendi iradesiyle çıktığı yolculuk bu düşünceyle yan yana okunabilecek güçlü bir hikâye sunuyor.

Peter Jackson'ın üç filmlik Yüzüklerin Efendisi uyarlaması, gücün ve iktidarın baştan çıkarıcılığı üzerine kurulu bir maceraydı. Tek sahibinin Sauron olduğu, eline geçen herkesi yavaş yavaş dönüştüren güç yüzüğü, iktidarın karanlık cazibesinin en güçlü simgelerinden biriydi.

Yaklaşık on yıl sonra yönetmen bizi yeniden Orta Dünya'ya davet ediyor. Bu kez maceranın merkezinde Bilbo Baggins var ve ilk dakikalardan itibaren Hobbit ile Yüzüklerin Efendisi'nin aynı temaları işlemediği hissediliyor. Frodo'nun yolculuğu bir zorunluluktu; yüzüğü taşımak ve yok etmek onun omuzlarına yüklenmiş bir görevdi. Bilbo ise, Gandalf'ın teşvikini hissetsek de, yolculuğa kendi iradesiyle çıkıyor. Filmin asıl meselesi de burada şekilleniyor.

Bilbo, bolluk ve konfor içinde sürdürdüğü düzenli yaşamı geride bırakırken yalnızca fiziksel bir yolculuğa değil, aynı zamanda ahlaki bir dönüşüme de adım atıyor. Cücelerin yurtlarını Ejderha Smaug'dan geri alma mücadelesi karşısında kayıtsız kalamıyor. Film böylece yalnızca "yurtsuzluk" temasını değil, başkasının acısına karşı sorumluluk almayı da tartışmaya açıyor.

Jackson, refahın beraberinde duyarsızlığı da getirebildiğini hissettiriyor. Cücelerin geçmişte sahip oldukları zenginliğin yarattığı rahatlık, elflerin cüce yurdunun işgaline karşı mesafeli tavrı ve Bilbo'nun başlangıçtaki huzurlu yaşamı aynı düşüncenin farklı yansımaları olarak okunabilir. Frodo nasıl iktidarın simgesi olan yüzüğü ateşe atarak doğru olanı seçiyorsa, Bilbo da konforunu geride bırakarak haksızlık karşısında sessiz kalmamayı tercih ediyor.

Elbette iki filmi tamamen birbirinden ayırmak kolay değil. Hobbit, kimi anlarda kaçınılmaz biçimde Yüzüklerin Efendisi ile karşılaştırılıyor. Ancak bu karşılaştırmada en çok hissedilen eksiklik, anlatının gereğinden fazla uzatılmış olması. İki filmde anlatılabilecek bir hikâye, üçlemeye dönüştürülünce bazı sekanslar gereksiz biçimde uzuyor ve tempo zaman zaman düşüyor.

Bunun yanında film, yer yer Yüzüklerin Efendisi'nin dramatik şablonlarını yeniden üretmekten de kaçamıyor. Bu tekrarlar nostaljik bir tat verse de, yeni bir maceranın kendi kimliğini oluşturmasını zaman zaman zorlaştırıyor.

Peter Jackson'ın uzun bir aradan sonra Orta Dünya'ya dönüşü, ticari kaygılar taşıdığı hissini bütünüyle silemese de; barındırdığı aidiyet, sorumluluk ve ahlaki seçim temaları sayesinde izleyicisini yeniden bu evrenin içine çekmeyi başarıyor. Belki Hobbit, Yüzüklerin Efendisi kadar büyük bir destan değil; ama Orta Dünya'nın hâlâ anlatacak yeni hikâyeleri olduğunu gösteren güçlü bir başlangıç.

Yorumlar