The girl with dragon Tattoo


Stieg Larsson'un The Girl with the Dragon Tattoo romanı zaten Niels Arden Oplev tarafından son derece başarılı bir şekilde sinemaya uyarlanmışken, Hollywood'un yeni bir çevrim yapacak olması tek başına büyük bir heyecan yaratmıyordu. Asıl merak uyandıran, kamera arkasında David Fincher gibi bir yönetmenin bulunmasıydı. Se7en, Zodiac ve Fight Club gibi filmlerle karanlık atmosfer kurma konusundaki ustalığını kanıtlamış bir isimden beklenti, yalnızca yeni bir uyarlama değil; hikâyeye yeni bir katman kazandırmasıydı.

Ne var ki ortaya çıkan sonuç, görsel açıdan kusursuza yakın olmasına rağmen, romanın ve ilk uyarlamanın ruhunu tam anlamıyla yakalayamayan bir film oluyor.

Fincher, beklendiği gibi teknik anlamda olağanüstü bir iş çıkarıyor. Jeff Cronenweth'in soğuk görüntüleri, Trent Reznor ile Atticus Ross'un rahatsız edici müzikleri ve yönetmenin kusursuz ritim duygusu, filmi ilk uyarlamadan bile daha etkileyici bir görsel deneyime dönüştürüyor. Ancak bu estetik başarı, karakterlerin ve temaların uğradığı dönüşümü telafi etmeye yetmiyor.

En belirgin fark, Rooney Mara'nın canlandırdığı Lisbeth Salander karakterinde hissediliyor. Romanın ve İsveç uyarlamasının Lisbeth'i, erkek egemen bir düzen tarafından sürekli ezilmiş, maruz bırakıldığı şiddetin izlerini bedeninde ve ruhunda taşıyan bir karakterdi. Fincher'in yorumunda ise Lisbeth hâlâ travmatik bir geçmişe sahip olsa da, daha stilize, daha çekici ve zaman zaman neredeyse bir aksiyon kahramanı gibi sunuluyor. Sanki bu hayat ona dayatılmış olmaktan çok, kendi tercih ettiği bir kimlikmiş izlenimi oluşuyor. Bu da karakterin trajedisini bir ölçüde zayıflatıyor.

Benzer bir dönüşüm Mikael Blomkvist karakterinde de görülüyor. Daniel Craig'in doğal karizması, gazeteci kimliğinin önüne geçiyor. Oplev'in filmindeki daha kırılgan, araştırmacı ve politik yönü ağır basan Blomkvist'in yerini; Bond imajından tamamen sıyrılamamış, daha çekici ve daha yıldız odaklı bir karakter alıyor. Bunun sonucu olarak Blomkvist ile Lisbeth arasındaki ilişki de ilk uyarlamaya göre daha romantik bir tona kayıyor.

Oysa Larsson'un hikâyesinin asıl gücü, bu ilişkinin kendisinden çok arka planda işleyen toplumsal eleştiride yatıyordu. Kapitalizm, kurumsal yozlaşma, Nazizm'in İsveç toplumundaki izleri ve sistematik kadın düşmanlığı, romanın temel eksenini oluşturuyordu. Fincher bu başlıkları tamamen terk etmese de, onları merkezden alıp karakterlerin kişisel hikâyesinin arkasına itiyor. Böylece politik arka plan giderek silikleşirken, anlatının ağırlık merkezi Lisbeth ile Blomkvist'in ortak soruşturmasına ve aralarındaki ilişkiye kayıyor.

Sonuçta ortaya çıkan film, kusursuz denebilecek bir teknik ustalıkla inşa edilmiş güçlü bir gerilim olarak çalışıyor. Ana hikâyeyi akıcı ve etkileyici biçimde anlatıyor; fakat Stieg Larsson'un romanını yalnızca iyi bir polisiye olmaktan çıkaran toplumsal ve politik damarını yeterince besleyemiyor.

Belki de bu yüzden Fincher'in The Girl with the Dragon Tattoo'su kötü bir yeniden çevrim değil; fakat ilk uyarlamanın ve romanın gerisinde kalan, biçimin içeriğin önüne geçtiği bir yeniden yorum olarak hafızada yer ediyor.

Yorumlar