
Seküler Dünya ile Tanrı Arasında Bir Antlaşma: The Tree of Life
Krzysztof Kieślowski hayatta olsaydı ve bu filmi Terrence Malick'in çektiğini bilmeden izleseydim, bunun rahatlıkla bir Kieślowski filmi olduğunu düşünebilirdim. Ya da Tarkovski bugün yaşıyor olsaydı, böylesine hipnotik bir sinematografinin ancak onun elinden çıkabileceğine yemin edebilirdim. Elbette The Tree of Life ne Kieślowski'nin ahlaki labirentlerinde dolaşıyor ne de Tarkovski'nin metafizik evrenini taklit ediyor. Ancak Malick, her iki yönetmenin de sinemasında bulunan şiirselliği ve manevi arayışı kendine özgü bir sinema diliyle yeniden kurmayı başarıyor.
2011 yılı, sinemanın kıyameti iki farklı biçimde hayal ettiği bir yıl oldu. Lars von Trier'in Melancholia'sı ile Terrence Malick'in The Tree of Life'ı, birbirinden tamamen farklı iki estetik anlayışa sahip olsalar da bireysel kıyametlerin en görkemli iki senfonisi olarak hafızalara kazındılar. İki filmi birbirinden ayıran temel fark ise dünya görüşlerinde yatıyor. Trier, seyircisini sürekli huzursuz eden, uzlaşma ihtimalini bile acımasızca reddeden nihilist bir evren kurarken; Malick aynı yıkımın içinden bir uzlaşma, hatta bir umut üretmeye çalışıyor. Eğer Melancholia her şeyi yerle bir eden bir ağıtsa, The Tree of Life yıkıntıların arasında hâlâ bir anlam arayan sessiz bir duadır.
Filmin merkezinde, 1950'lerin Amerika'sında yaşayan geleneksel bir ailenin hikâyesi vardır. Otoriter bir baba, şefkatiyle öne çıkan bir anne ve bu iki dünya arasında sıkışıp kalan çocuklar… Jack'in çocukluk anıları üzerinden ilerleyen anlatı, aile içindeki iktidar ilişkilerini işlerken bir yandan da evrenin oluşumundan insanın ortaya çıkışına kadar uzanan kozmik bir yolculuğa çıkar.
Bu kozmik bölüm çoğu zaman yalnızca Darwinci evrim fikri üzerinden okunur. Oysa Malick'in amacı Darwin'i yaratılışın karşısına koymak değildir. Tam tersine, bilimsel evrim ile metafizik inancı aynı şiirin içinde yan yana getirmeye çalışır. Kozmosun milyarlarca yıllık serüveni ile küçük bir Teksas kasabasındaki aile dramı, onun sinemasında aynı varoluş hikâyesinin parçalarına dönüşür.
Nitekim filmin açılışında Eyüp Kitabı'ndan yapılan alıntı da bu okumayı belirler. Malick, bütün filmi "Doğanın Yolu" (Nature) ile "Lütfun Yolu" (Grace) arasındaki gerilim üzerine kurar. Baba doğanın sertliğini, rekabetini ve hayatta kalma içgüdüsünü temsil ederken; anne bağışlamayı, sevgiyi ve lütfu simgeler. Jack'in büyüme süreci ise bu iki yaşam biçimi arasında salınan bir vicdan muhasebesidir.
Filmin finali de bu gerilimi çözmeye çalışan metafizik bir uzlaşma önerir. Ancak bu uzlaşma dogmatik bir inanç çağrısı değildir. Malick, Nietzsche'nin "Tanrı öldü" ilanından sonra anlamını büyük ölçüde seküler dünyada arayan modern insana başka bir ihtimali hatırlatır. Sinemanın görsel dili aracılığıyla kaybolan metafizik duyguyu yeniden kurmaya çalışır. Onun derdi Tanrı'nın varlığını kanıtlamak değil, Tanrı'nın yokluğunda eksilen anlamı yeniden hissettirebilmektir.
Bu yüzden The Tree of Life, seküler dünya ile Tanrı arasında kurulmaya çalışılan kırılgan bir antlaşma gibidir. Malick, bilimin ve inancın, doğanın ve lütfun, bedenin ve ruhun aynı evrende birlikte var olabileceğine dair şiirsel bir ihtimal sunar. Trier'in dünyasında kıyamet bütün anlamları yutarken, Malick'in evreninde kıyamet bile insanın umut arayışını sona erdiremez.
Belki de The Tree of Life'ı büyük yapan tam olarak budur: Bize cevaplar vermesi değil, varoluşun en eski sorularını sinemanın şimdiye kadar gördüğü en büyüleyici imgelerden bazılarıyla yeniden sorması.
Yorumlar