
Çektiği başyapıtlarla sinemanın büyük ustaları arasına daha kariyerinin erken döneminde giren David Fincher, bu kez F. Scott Fitzgerald'ın kısa öyküsünden serbestçe uyarlanan The Curious Case of Benjamin Button ile karşımıza çıkıyor. Film, Fitzgerald'ın öyküsünü birebir takip etmek yerine onu yalnızca bir çıkış noktası olarak kullanıyor ve bambaşka bir anlatı kuruyor.
Fincher, Seven ve Fight Club'da modern insanın yabancılaşmasını ve varoluşsal bunalımını irdelerken, Benjamin Button'da bu bunalımın başlangıcına, yani insanın daha doğduğu anda içine yerleştirildiği hayata odaklanıyor. Devlet hastanesinin doğum servisinde başlayan, ardından yuvaya, okula, oradan da bir fabrika ya da büroya uzanan; hatta ölümünü bile kendi seçemeyen insanın mahkûm kaderini sorguluyor. Yönetmen bu kaçınılmaz yaşam döngüsünü iki güçlü metafor üzerinden ters yüz ediyor: Bay Gateau'nun geriye doğru işleyen saati ve Benjamin'in zamanın tersine akan yaşamı. Biri geri alınamayan kayıpların ve duyulan özlemin simgesiyken, diğeri insanın kendisine dayatılan yaşam çizgisini aşabilme ihtimalini temsil ediyor. Fincher böylece yalnızca zamanın doğasını değil, toplumun birey için çizdiği doğrusal yaşam senaryosunu da sorgulayan şiirsel bir alegori kuruyor.
Yorumlar