
The Wrestler, Darren Aronofsky'nin filmografisi içinde özel bir yerde duruyor. Pi, Requiem for a Dream ve The Fountain gibi biçimsel açıdan daha deneysel filmlerinin ardından, bu kez daha sade ve erişilebilir bir anlatıyı tercih ediyor. Yine de yönetmenin karaktere yaklaşımı, kamera kullanımı ve görsel dili onun sinemasına özgü dokunuşları koruyor; yalnızca bu kez çok daha ölçülü bir biçimde.
Filmin en büyük gücü ise kuşkusuz Mickey Rourke. Kariyerindeki iniş çıkışlar ve kişisel hayatındaki kırılmalar, Randy "The Ram" Robinson karakteriyle olağanüstü bir şekilde örtüşüyor. Rourke, Randy'yi oynamaktan çok yaşıyor; bu da performansını filmin en sarsıcı unsuruna dönüştürüyor.
Kalbi artık ringe çıkmasına izin vermeyen Randy için güreş yalnızca bir meslek değil, var olabildiği tek dünya. Normal bir hayata tutunmaya, kızıyla ilişkisini onarmaya ve ringin dışındaki yaşamı kabullenmeye çalışsa da, bu dünyanın ona yabancı olduğu giderek daha belirgin hâle geliyor. Sonunda yeniden ringe dönmesi, bir zafer arayışından çok kimliğini kaybetmeme çabası hâline geliyor.
Aronofsky'nin en başarılı tercihlerinden biri de kamerası. Film boyunca Randy'nin peşinden neredeyse hiç ayrılmayan elde kamera, seyirciyi karakterin yalnızlığına ve tükenişine ortak ediyor. Kamera, adeta onun nefesi gibi hareket ediyor; onu sürekli takip ediyor, sıkıştırıyor ve hayatıyla yüzleşmeye zorluyor.
Bu yüzden finaldeki son "Ram Jam" yalnızca bir güreş hareketi değil, filmin bütün anlamını taşıyan bir ana dönüşüyor. O ana kadar Randy'nin peşini bırakmayan kamera da sonunda onu özgür bırakıyor. The Wrestler, spor üzerine bir filmden çok, geçmişinin gölgesinden çıkamayan bir insanın kimliğine tutunma mücadelesini anlatan, Aronofsky'nin en insani ve en dokunaklı filmlerinden biri.
Yorumlar