Yağmurlu Bir Kabusun Anatomisi: Dagon ve Görünmez Lovecraft



"H.P. Lovecraft’ın kozmik dehşetini sinema perdesine taşımak söz konusu olduğunda, Stuart Gordon’dan daha fazla mesai harcamış —ve bu tekinsiz sularda onun kadar iyi yüzmüş— çok az yönetmen vardır. Re-Animator (1985), From Beyond (1986) ve Castle Freak (1995) gibi kült başyapıtlarla Lovecraft estetiğinin sinematik sınırlarını çizen Gordon’ın külliyatında, hak ettiği kadar yüksek sesle konuşulmayan ama yazarın ruhuna belki de en sadık kalan gizli bir cevher gizlidir: 2001 yapımı Dagon.

Stuart Gordon’ın Dagon’unu izlemek, sanki Lovecraft’ın eski bir sahafın tozlu raflarında unutulmuş, yapış yapış rutubet kokan bir öyküsünün içine düşmek gibi. Film, her ne kadar adını denizler tanrısından alsa da aslında The Shadow Over Innsmouth’un o klostrofobik ruhunu iliklerine kadar taşıyan hibrit bir model.

Paul ve Barbara’nın arkadaşlarıyla çıktıkları tekne gezisi, fırtına ve kazanın ardından İspanya kıyılarındaki tekinsiz bir balıkçı kasabasında kabusa dönüşür. Dış dünyadan kopmuş bu çürümüş yerleşim, kısa süre içinde sadece fiziksel değil zihinsel bir kuşatma alanına dönüşecektir. Stuart Gordon’ın Dagon filmi, görünürde bir kaçış hikâyesi anlatırken, arka planda H. P. Lovecraft’ın kozmik çürüme fikrini sinemaya taşımaya çalışır.

"O" Hissiyatı Yaşatmak

Sinemada Lovecraft atmosferini yakalamak zordur; genelde bir duvara toslama durumu olur. Ama Dagon, o düşük bütçeli "B-sınıfı" tadına rağmen, izleyiciyi bir buçuk saat boyunca diken üstünde tutmayı başarıyor. Gordon, bütçesizliği tekinsizliğe çevirmeyi bilmiş. O hiç dinmeyen yağmur, Imboca kasabasının balık gözlü sakinleri ve o meşhur otel odasından kaçış sahnesi... Kitaptaki o çaresizlik hissini neredeyse birebir yaşatıyor.

Görünmez Bir Gölge Olarak Lovecraft

Aslında Lovecraft’ın ruhu sinemada sadece kendi adıyla çıkan filmlerde değil, en beklenmedik yerlerde dolaşır. Pirates of the Caribbean’ın o dev bütçeli dünyasında Davy Jones’un tasarımına baktığımızda ya da pek çok korku filminin tekinsiz koridorlarında gezindiğimizde o kozmik dehşetin imzasını görürüz. Ancak bir yapım doğrudan "Lovecraft uyarlaması" etiketiyle yola çıktığında, genelde o "tarif edilemez" olanı görselleştirme aşamasında büyü bozulur.

Sonuç: Islak ve Grotesk Bir Başarı

Dagon ise bu büyü bozulma riskine rağmen, o grotesk ve tekinsiz atmosferi bir nebze de olsa yaşatmayı başarıyor. Stuart Gordon, cilalı CGI dünyasının yapaylığından kaçıp bizi o ıslak, çiğ ve rahatsız edici dünyanın içine hapsediyor. Sinemada her zaman göremediğimiz ama hep aradığımız o "kozmik çürümüşlük" hissiyatını, tüm o B-sınıfı estetiğiyle birlikte samimi bir şekilde önümüze koyuyor.

Sonuçta Lovecraft’ta korku, sadece bir canavarın saldırması değil; o karanlık gölgenin her an orada olduğunu bilmenin verdiği zihinsel ağırlıktır. Dagon, işte o ağırlığı omuzlarımıza bindirmeyi başarıyor.

Yorumlar