Oslo, 31. August: Bir Günün İçinde Kaybolan İnsan

Joachim Trier’in sessiz çöküş anatomisi

Oslo, August 31st ilk bakışta bir hikâye anlatmıyor gibi görünür. Daha doğrusu, klasik anlamda bir “hikâye” kurmaz: yükseliş, düşüş, kurtuluş ya da ders yoktur. Sadece bir gün vardır. Ve o günün içinde dolaşan bir insan.

Joachim Trier bu filmde en radikal tercihlerini yapar: açıklamayı reddeder, psikolojik nedenleri didiklemez, karakteri “anlaşılır” kılmaya çalışmaz. Anders’in neden bu halde olduğunu öğrenmeyiz. Çünkü film için bu soru zaten ikincildir.

Film, bir olay örgüsünün değil, bir vazgeçiş nadasının izini sürer. Anders’in geçmişine dair nedenleri didiklemek yerine, onun şimdisindeki anlam kaybına odaklanır.

Film bir açıklama değil, bir eşlik biçimi kurar
Anders’in son gününe tanık oluruz. Ama bu tanıklık dışarıdan bir gözlem değildir. Film, izleyiciyi mesafede tutmaz; aksine onunla birlikte yürütür. Şehirde dolaşır, insanları dinler, eski ilişkilerine temas eder. Ama hiçbir an “dramatik patlama”ya dönüşmez.

Burada film şunu yapar: Olayı anlatmaz, akışı gösterir. Biz sadece onun sevdikleriyle olan veda gününe eşlik ederiz. Ancak bu temaslarda gördüğümüz şey sadece Anders’in yıkımı değildir; temas kurduğu herkesin hayatında bir şeylerin eksik olduğunu, herkesin kendi söküğünü dikmeye çalıştığını fark ederiz.

Şehir bir fon değil, bir kayıtsızlık yüzeyidir

Filmin başındaki kolektif Oslo hatıraları, şehrin geçmişle dolu olduğunu fısıldar. Ancak Anders için bu hafıza artık erişilemezdir. Şehir anılarla uğuldarken, Anders bir hayalet frekansında dolaşır; o, şehrin hafızasına değil, boşluğuna eklemlenmiştir.

Oslo sokakları, Anders’in iç dünyasını yansıtan bir metafor gibi kullanılmaz. Tam tersine, şehir kendi akışında devam eder. İnsanlar çalışır, konuşur, yaşar. Bu noktada film şunu çarpar: "Bireysel mikro-kıyametler, makro-düzenin kayıtsızlığı içinde sönümlenmeye mahkûmdur. Ama bu kayıtsızlık, filmi soğuk bir nihilizme de götürmez. Çünkü kamera, bu kayıtsızlığın içinde bile “bakmaya devam eder”.

Bu kayıtsızlık pasif bir boşluk değildir; aksine sürekliliği olan bir akıştır. Şehir, bireysel krizleri absorbe eden bir düzen gibi çalışır. Anders’in dağılması bu düzeni sekteye uğratmaz; aksine onun içinde görünmeden erir. Tam da bu yüzden, filmdeki yalnızlık sadece bireysel değil, yapısal bir nitelik kazanır.

Eksikliğe katlanma pratiği olarak hayat
Film, depresyon haliyle "normal" dediğimiz hal arasına çok ince bir çizgi çeker. Anders’in etrafındaki insanlar—özellikle eski dostu Thomas—aslında bilgece bir kabulleniş içinde değildirler. Onlar da mutsuzdur, onlar da eksiktir; sadece bu eksiklikle yaşamayı, onu gündelik rutinlerle yamamayı başarmışlardır.

Thomas’ın hayatı, entelektüel bir doygunluk değil, rutinlerin sağladığı bir güvenlik duvarıdır. Anders’in trajedisi, bu duvarın ne kadar kırılgan olduğunu görmesi ve artık o illüzyona yatırım yapacak gücü kendinde bulamamasıdır. O, mış gibi yapmayı değil, hiçliği seçer.

Belki de hayat denilen şey, tam olarak bu eksikliğe katlanabilme halidir. Kimi yazarak, kimi gezerek, kimi bir aile kurarak o ontolojik boşluğun etrafından dolanır. Ama bu katlanma hali her zaman bir bilgelik değildir; çoğu zaman sadece ertelenmiş bir yüzleşmedir.

Anders’in trajedisi, mutsuzluğunun büyüklüğü değil, bu "katlanma pratiğinden" istifa etmiş olmasıdır. O, mış gibi yapamayacak kadar şeffaf bir noktadadır. Ama bu şeffaflık, onu daha “haklı” ya da “derin” kılmaz; aksine, başkalarının kurabildiği o kırılgan dengeyi sürdüremeyecek kadar sert bir kopuşa işaret eder.

Camus çizgisi ve ölümün eşitleyiciliği
Film doğal olarak Albert Camus çağrışımı yaratır. Absürd, anlam arayışı, kopuş… hepsi vardır. Ama Camus’nün yaptığı gibi bir “tavır önerisi” sunmaz. Camus’de absürdün karşısında bir başkaldırı vardır. Trier’de ise duruş bile çöker.

Burada Camus vari bir itiraz yükselebilir: Anders’in hikâyesi özeldir ama aynı zamanda değildir. Çünkü ölüm herkes için en büyük eşitleyicidir. Eğer her şey o mutlak sessizlikle bitecekse, bunu anlamlı kılan yaşamak mı yoksa bu gidişi bir iradeyle seçmek mi? Film bu soruya cevap vermez. “Yaşamayı seç” ya da “vazgeç” demez. Sadece şunu gösterir: Bazı insanlar artık o ince çizginin üzerinde yürüyemez.

Bu yüzden Trier’in dünyasında sorun absürdün kendisi değil, ona karşı geliştirilebilecek hiçbir pozisyonun kalmamış olmasıdır.

En sert yanı: Açıklama yokluğu
Filmin en rahatsız edici tarafı tam da budur. Anlatı, karakterle özdeşlik kurmamıza izin verecek o 'katarsis' kapılarını kasten kapalı tutar. Bir sebep, bir travma, bir kırılma ararsın ama film sana onu vermez. Çünkü film şunu kabul eder: Her çöküş açıklanabilir olmak zorunda değildir. Bireyin trajedisi, evrenin kayıtsızlığı içinde bazen sadece bir dipnottur.

Son: Şehir devam eder, film susar
Finalde Oslo sokakları tekrar görünür. Kamera Anders’in geçtiği yerleri o yokken tekrar tarar. Boş odalar, sessiz sokaklar... Anders yoktur. Ama bu yokluk dramatize edilmez. Şehir yas tutmaz. Dünya durmaz. Ve film tam burada biter: Bir açıklama sunmadan, bir yargı koymadan, bir anlam kapısı açmadan.

Kamera, Anders’in gün içinde nefes aldığı noktaları o yokken tekrar tararken bize şunu söyler: Nesneler ve mekânlar, insanın gidişiyle sarsılmaz. Anders’in boşluğu, odayı ya da sokağı değiştirmez. Bu, sinema tarihinin en soğukkanlı ve dramatize edilmemiş yok oluş tasvirlerinden biridir.

Son cümle

Oslo, 31 Ağustos bir film değil, bir tanıklık deneyimidir.
Ve bu tanıklık hiçbir şeyi çözmez.
Çünkü ortada çözülecek bir şey yoktur.

Yorumlar