All That’s Left of You (Allly baqi mink), Cherien Dabis imzasını taşıyan ve üç kuşak Filistinli bir ailenin yaklaşık yetmiş beş yıla yayılan yerinden edilme, travma ve direniş deneyimini odağına alan bir dram. Film, Batı Şeria’da bir protesto sırasında yaralanan genç bir adamın ardından, annesinin geçmişe dönerek aile tarihini hatırlamasıyla açılır; böylece bugünden geçmişe uzanan bir hafıza yolculuğu üzerinden hem kişisel hem de kolektif bir anlatı kurar. Ancak film, bu anlatıyı kurarken yalnızca ne anlattığıyla değil, nasıl anlatmak zorunda hissettiğiyle de belirlenir.
All That’s Left of You (Allly baqi mink), taşıdığı tarihsel yükün büyüklüğüyle daha en baştan kendi estetik sınırlarını belirleyen bir film. Nakba’dan günümüze uzanan kuşaklar arası bir travmayı anlatma iddiası, onu yalnızca bir anlatı kurmaya değil, aynı zamanda bir tanıklık üretmeye zorlar. Ancak tam da bu zorunluluk, filmin sinemasal gücünü yer yer zayıflatan bir baskıya dönüşür. Film, anlatmak zorunda olduğu şeyin ağırlığı altında, nasıl anlatacağını özgürce seçemez.
Film, dede–baba–oğul hattı üzerinden ilerleyen klasik ama işlevsel bir yapı kurar. Bu yapı, travmanın sürekliliğini görünür kılmak açısından güçlüdür; ancak dramatik derinliği üretmek için gerekli olan gri alanları yeterince açamaz. Çatışma çoğunlukla iki uç arasında kurulur ve bu da karakterlerin içsel çelişkilerini sınırlı bir alana hapseder. Sonuç olarak karakterler, yaşayan bireylerden çok tarihsel yük taşıyan figürlere dönüşme riskiyle karşı karşıya kalır. Bu nedenle karakterler hata yapmaz; çoğunlukla yalnızca acı çeker.
Bu noktada filmin temel açmazı daha da belirginleşir:
Haklılığın Dramatik Daralması: “İyi” Karakterin Yükü
Bir dava o kadar haklı ve o kadar trajiktir ki, yönetmen karakterine hata yaptırmaya, onu bencilce duygularla donatmaya ya da ona insani zaaflar yüklemeye çekinir. Bu durum, karakterin bir insandan ziyade bir sembole dönüşmesine yol açar. İzleyici bu sembolle empati kurabilir; ancak onunla birlikte dönüşemez. Çünkü semboller sabittir, insanlar ise değişken ve çelişkili varlıklardır. Oysa trajedi, yalnızca maruz kalınan bir şey değil, aynı zamanda yapılan seçimlerin sonucudur; karakterlerin eyleyemediği bir yerde dram da derinleşemez.
“Göstermek” vs. “Söylemek”: Sinemanın Ontolojik Sorunu
Sinema doğası gereği bir röntgen sanatı olmalıdır; bir tebliğ aracı değil. Filmde hissedilen “anlam taşıma” baskısı, yer yer hikâyeye duyulan güvenden ziyade, onun temsil ettiği tarihsel mesuliyete yaslanır. Estetik mesafe ortadan kalktığında, film bir sanat eserinden çok bir görsel tanıklık belgesine yaklaşır. Bu etik olarak son derece kıymetlidir; ancak sinemasal haz ve kalıcılık açısından çoğu zaman aksaklıklar üretir.
Bu nedenle film, izleyiciye sürekli bir akış hissi sunarken, aynı ölçüde bir dramatik doluluk hissi yaratmakta zorlanır. Akış vardır; fakat bu akış, katmanlı bir iç gerilimle beslenmediği için derinleşmez. Hikâye ilerler, ancak dönüşüm hissi sınırlı kalır. Çünkü dönüşüm, yalnızca zamanın geçmesiyle değil, karakterlerin içsel kırılmalarıyla mümkündür.
Tüm bunlara rağmen film, temsil etmeye çalıştığı tarihsel gerçekliğin ciddiyeti ve duygusal gücü sayesinde önemini korur. Ancak bu önem, estetik eleştiriden muaf tutulamaz. Aksine, bu tür filmler tam da bu nedenle daha titiz bir biçim tartışmasını hak eder.
Son kertede, All That’s Left of You, ahlaki olarak güçlü, fakat dramatik olarak zaman zaman sınırlı kalan bir film olarak konumlanır. Ve belki de en kritik soruyu burada bırakır: Belki de sorun, bazı hikâyelerin sinemaya ağır gelmesi değil; o hikâyelere yaklaşırken sinemanın kendi doğasından vazgeçilmesidir. Çünkü sinema, ne kadar haklı olursa olsun, bir davayı değil; bir çelişkiyi taşır.




Yorumlar