The Mastermind, adından başlayarak seyircisini bilinçli biçimde yanlış yönlendiren bir film. “Mastermind” beklentisi; zekâ, ustalık, kontrol ve kusursuz plan vaadi taşır. Kelly Reichardt ise bu vaadi daha ilk andan itibaren boşa düşürmek için çalışır. Ortada bir soygun vardır ama ne gerilim yükselir ne de zekâ parlatılır. Aksine, film ilerledikçe ustalık fikri çözülür; geriye yalnızca savrulan bir beden, yorgun bir zihin ve tarihin ortasında anlamsızlaşan küçük hamleler kalır.
JB bir suç dehası değildir; bir suç hamalıdır. Plan kâğıt üzerinde zekice olabilir, ancak Reichardt’ın kamerası planın parıltısına değil, o planı uygulayan bedenin terine, yorgunluğuna ve beceriksizliğine odaklanır. The Mastermind’de zekâ fikri vardır ama zekânın taşıyıcısı olan beden bu yükü kaldıramaz. Tür çalışıyor gibidir; ama tam da bu yüzden işe yaramaz.
Bu tavır, Reichardt sinemasının genel hattıyla birebir örtüşür. First Cow western’i nasıl söküp içindeki fetih, kahramanlık ve ilerleme mitlerini sessizce dağıttıysa, The Mastermind de soygun filmlerini aynı kaderle baş başa bırakır. Tür yerindedir ama enerjisi boşa düşürülmüştür.
Tür Yapıbozumu ve Beceriksizlik Estetiği
Soygun sineması normalde zekâya tapar. Plan vardır, risk hesaplanır, seyirci ustalığa hayranlık duymaya çağrılır. Reichardt ise tam tersini yapar: plan vardır ama plan ciddiye alınmaz. Beceriksizlik burada dramatik bir kusur değil, filmin temel estetik tercihidir.
JB aptal değildir; ama yanlış zamandadır, yanlış türdedir, yanlış hayalin içindedir. Tıpkı First Cow’daki karakterlerin girişimci kapitalist olmaya çalışıp becerememeleri gibi, JB de mastermind olmaya çalışır ama film ona bu rolü asla teslim etmez. Çünkü Reichardt için mesele bireysel yetersizlik değil; ustalığın artık çalışmamasıdır.
Absürt Kaçış: Adrenalinsiz Bir Çözülme
Filmin merkezindeki kaçış bölümü, bu yapıbozumunun en berrak ifadesidir. Kaçış vardır ama hız yoktur. Tehlike vardır ama kamera telaşlanmaz. Müzik yükselmez, kurgu hızlanmaz, seyirci nefesini tutmaz. Reichardt, sinemanın öğrettiği refleksleri bilinçli biçimde iptal eder.
Ortaya çıkan şey garip bir biçimde komiktir. Ama bu bir gag komedisi değildir; bu, tempo ile durum arasındaki uyumsuzluktan doğan bir absürtlüktür. JB kaçarken film kaçmaz. O savrulurken kamera sakin kalır. Böylece kaçış bir zirveye değil, bir sönümlenmeye dönüşür. Zekâ devreye girmez; beden yorulur, rastlantılar artar, kontrol fantezisi dağılır.
Yeni Dalga Tavrı: Hikâyeye Saygısızlık
The Mastermind, biçimsel numaralardan çok etik bir akrabalık üzerinden Fransız Yeni Dalgası’yla buluşur. Godard, Truffaut ya da Rivette sinemasını belirleyen şey teknik gösteriş değil; hikâyeye, kahramana ve seyirci beklentisine karşı takınılan mesafeydi. Reichardt da aynı “saygısız” tavrı sürdürür.
Olay örgüsü ciddiye alınmaz, karakter yüceltilmez, final tatmin etmek zorunda değildir. JB’nin mastermind olma arzusu, tıpkı À bout de souffle’daki gangsterlik fantezisi gibi, baştan ciddiye alınmayan bir rol oyununa dönüşür. JB kendini bir Melville ya da Howard Hawks filminde sanıyor olabilir; ancak Reichardt ona romantik bir suç evreni değil, neredeyse belgesel bir gerçeklik dayatır. Bir suç efsanesi olmayı beklerken, Reichardt’ın kadrajında yalnızca bir mekânsal veriye dönüşür. Bu yüzden The Mastermind, 70’lerin Amerika’sında çekilmiş yorgun bir yeni dalga filmi gibi hissedilir.
Tarihsel Arka Plan: Büyük Planların Ritmini Kaybetmesi
Film boyunca arka planda Vietnam Savaşı’na dair haberler akar. Aynı dönemde Amerika’da kadın kurtuluş hareketi yükselmektedir. Reichardt bu tarihsel momenti dramatize etmez; sloganlaştırmaz; yalnızca orada bırakır. Ama tam da bu sessizlik, JB’nin hikâyesini daha da küçültür.
Vietnam Savaşı, kâğıt üzerinde kusursuz görünen askeri stratejilerin, ormanda, balçıkta ve kaosta nasıl ritmini kaybettiğinin tarihsel kanıtıdır. Mastermind planları işlemez; çünkü zemin buna izin vermez. JB’nin kaçışı da aynı ritimsizlikle ilerler. 70’lerin ağır, isli ve ideolojik olarak parçalanmış atmosferinde onun bedeni, tıpkı Amerikan ordusu gibi, ne kadar plan yaparsa yapsın çevreyle uyumlanamaz. Bu yüzden kaçışı sadece absürt değil, tarihsel olarak nafiledir.
Nostalji, Soba ve Hatırlanmayan Emek
Film 70’lerde geçer ama 70’ler sıcak değildir. Asıl mesele “70’ler soğuk mu sıcak mı” değildir; nostaljinin kime ait olduğudur. Nostalji genellikle sobanın etrafında oturanların hafızasıdır. Isıyı hatırlarlar. Ama sobayı yakanın hafızası is, kül ve angaryadır.
Türkiye’den bakınca bu daha da netleşir. Bugün birçok insan çocukluğunun geçtiği sobalı evleri özlemle anar; sobanın etrafında toplanan aileyi, o dönemin “sıcaklığını”, yoksulluğun içindeki dayanışmayı. Ancak bu hatırlama biçimi çoğu zaman sobayı yakanı, kömür taşıyanı, kül temizleyeni, sabahın köründe uyananı dışarıda bırakır. Kelly Reichardt’ın sineması tam olarak bu kör noktaya bakar. Reichardt, seyirciyi sobanın sıcaklığıyla uyutmak yerine, eline kömür kovasını tutuşturup külün tozunu yutturur. Bu yüzden The Mastermind’de nostalji sıcak değil, zahmetlidir.
Arthur Dove: Filmin Sessiz Başrolü
Bunlar hikâye anlatmayan, nesneyi değil durumu resmeden işlerdir. Söğüt eğilir; renkler nesneyi yutar; ağaç kök olmaktan çıkıp forma dönüşür; tanklar kar yığınlarıyla yan yana gelir. Zafer yoktur, ilerleme yoktur, merkez yoktur.
JB aslında değeri olan ama anlamı kendisi için çoktan kaybolmuş bir dünyayı sırtında taşır. Dove’un tablolarındaki soyutluk, JB’nin kaçışı kadar somut, kaba ve bedensel bir gerçeklikle çarpışır. İmgeler hafiftir; yük ağırdır. Mastermind olmak ister ama taşıdığı şeyler ustalığın değil, ustalığın imkânsızlığının kanıtlarıdır.
Sonuç: Ustalık Bitti, Sessizlik Kaldı
The Mastermind büyük bir çöküş filmi değildir. Bağırmaz, sarsmaz, parlatmaz. Ama tam da bu sakinlik içinde şunu söyler: artık ne bireysel zekâ, ne ulusal strateji, ne de tür sinemasının vaatleri çalışıyor.




Yorumlar