Bir arayış anlatısı gibi açılıp, daha ilk kilometrelerden itibaren izleyicisini korumayı reddeden bir film. SIRAT (2025), izleyicisine bir hikâye sunmaktan çok, onu rahatsız edici bir sürekliliğin içine bırakan; anlam üretme konforunu bilinçli olarak askıya alan nadir deneyimlerden biri.
Bu yazıda “medeniyet”, bir coğrafyayı ya da şehir hayatını değil; insanın kendini güvende hissetmesini sağlayan tüm düzen vaatlerini, teknolojik artıkları ve anlam fantezilerini kapsayan zihinsel bir yapıyı ifade eder.
Film yüzeyde son derece yalın bir hikâyeyle açılır: Çölde kayıp kızı Mar’ı arayan bir baba (Luis), oğlu (Esteban) ve peşlerini bırakmayan köpekleri Pipa. Ancak bu yalınlık aldatıcıdır. Çünkü film, bir arayış anlatısı gibi görünse de, esasen aranan şeyin bir kişi değil, medeniyetin hâlâ masum olabileceğine dair son bir yanılsama olup olmadığını yavaş yavaş açığa çıkarır. Bu yanılsamanın bir adı varmış gibi görünür:
Aile.
Ama film, bu adın bile çölde eriyebileceğini, o meşhur "Sırat Köprüsü"nün aslında ne kadar ince ve karanlık olduğunu gösterir.
I. İlk Yarı: Medeniyetin Son Artıkları ve Geçici Özgürlük Alanları
Filmin ilk yarısı, sanki Mad Max’in post-apokaliptik evreninden fırlamış gibidir. Sanki Mad Max evreni Kiarostami filmlerindeki o kendini arayan yollara düşmesi gibidir. Luis, askerlerin dağıttığı bir rave partisinden kaçarak, kızının orada olabileceği ihtimaline tutunur ve bir sonraki partiye giden konvoyun peşine takılır. Bu konvoydaki insanlar kaçmaktadır: şehirden, devletten ve radyolardan duyulan o belirsiz ama topyekûn yıkımdan. Kendilerine çölün ortasında, sistemin dışına taşan geçici özgürlük alanları yaratmaya çalışırlar.
Luis ise onlardan farklıdır. O kaçmaz; arar. Oğlu ve köpeğiyle birlikte bu gürültülü konvoyun içine eklemlenir. Film burada izleyiciye sinsice bir sıcaklık sunar: Karakterler birbirini tanır, güven oluşur. Konvoy bir noktada adeta “seçilmiş bir aileye” dönüşür. İzleyici de tam bu noktada rahatlar. Ve tam burada film, bu rahatlığın bedelini yönetmenin içine Haneke’ye kaçmışcasına bir sertlikle hazırlamaya başlar.
II. Birinci Tokat: Umudun İnfazı
Filmin ilk büyük kırılması, o minibüsün uçurumdan yuvarlanmasıyla gelir. Çocuk, aslında babanın sırtındaki o **“umut küfesi”**dir. Esteban varken bir gün bu çölün biteceğine inanırız. Ama o arabanın uçurumdan yuvarlanmasıyla birlikte, yönetmen elimizdeki son bileti de yırtıp atar.
Bu bir trajedi değil, medeniyet vaadinin bir “aksaklığıdır”. Bizi koruyacağını sandığımız o metal yığını, en büyük mezara dönüşür. Çocuk öldüğünde “yarın” kavramı ölmez; daha kötüsü olur: bir vaat olmaktan çıkar ve sadece tekrar edilen bir alışkanlığa dönüşür. Babanın elinde artık anlamlı bir hedef değil, yalnızca şimdi ve yol kalır.
III. Eksen Kayması ve İkinci Tokat: Rüya Değil, Çıplak Dehşet
İlk büyük travmanın ardından, Luis’in pusulası tamamen parçalanır. Luis ve beraberindekiler, ulaşamadıkları o vaat edilmiş rave partisini(Luis için kızı Mar), çeşitli uyarıcılarla çölde kurmaya karar verirler. Bu, medeniyetin ve neşenin çölün ortasında kurulan sahte bir simülasyonudur.
Burada önemli bir ayrım var: Filmin bu bölümünü bir rüya ya da bilinç bulanıklığı olarak okumak yanıltıcı olur; çünkü burada yaşananlar rüyalara özgü bir düzen ya da iç tutarlık bile barındırmaz. Oysa Sirât’ta karşılaştığımız şey, zihnin hikâye kurma yetisinin devre dışı kaldığı; olayların yalnızca art arda gelmekle yetindiği bir çıplaklıktır. Oysa burada yaşananlar, zihnin kurgulayamayacağı kadar çıplak ve tesadüfi bir gerçektir. Çölün derinlerinde medeniyetin belki de "M" harfinin bile bulunmadığını düşündüğümüz tam bu “yapay cennet” anında ikinci tokat patlar: Mayınlar. Yerin altına gömülmüş o sessiz katiller patladıkça karakterler birer birer eksilir. Artık Luis kızını değil, bu büyük yıkımın ortasında kalan kendi enkazını aramaktadır.
IV. Çifte Çöküş: Ne Medeniyet Ne Spiritüalizm
SIRAT, modern insanın sığındığı iki büyük limanı da sistematik olarak çökertecek kadar gözü karadır: Film, medeniyetin sunduğu anlam kadar, spiritüalizmin vaat ettiği aydınlanmayı da geçersiz kılar.
Medeniyetin İçi Boşalır: Medeniyet bizi koruyan bir yapı değil, yalnızca geride bıraktığı “teknolojik çöplerle” (mayınlar, askerler, metal yığınları) öldürmeye devam eden bir hayalettir.
Spiritüalizmin İçi Boşalır: Luis’in “kendini arayış” süreci, klasik sinemadaki gibi bir aydınlanmayla sonuçlanmaz. Film, seyirciyi bir hakikate ulaştırmaz; onu yalnızca yürüyüşün mekanikleştiği, anlamın askıda kaldığı bir sessizlikle baş başa bırakır.
Dışarıdaki yol seni öldürür; içerideki yol (kendine dönüş) ise seni dipsiz bir boşlukta oyalamaktan başka bir şey vaat etmez.
V. Köpek: Anlamın Değil Hayatın Tarafında
Çocuğun köpeği Pipa bu yüzden vardır. Bir sembol olduğu için değil; film artık sembollere bile güvenmediği için. Köpek aramaz, sorgulamaz, anlam yüklemez. Çocuk uçurumdan uçtuğunda bile oradadır. Yürür, yaşar, eşlik eder.
Film sanki burada fısıldar: Dünya anlam aranacak bir yer değil; yaşanacak bir yer. Ama bu fısıltı bile teselli vermez. Çünkü yaşamak da kolay değildir. Artık yürümek bir amaç değil, durmanın getireceği o devasa sessizlikten kaçma refleksidir.
VI. Sonuç: Rahatsız Etme Etiği
SIRAT, seyircisinin rahat etmesini istemez. İlk yarıda sıcaklık verip tokatlar. İkinci yarıda spiritüel bir ihtimal açıp onu da tokatlar. Geriye sadece yürümek kalır.
Medeniyetin sahte güvenliğiyle ruhun sahte tesellisi arasına çekilmiş, her iki tarafın da uçuruma açıldığı o ince ve karanlık çizgidir bu film. Gürültü susturulur, aile dağılır, çocuk ölür, Tanrı susar. Ve yol devam eder. İnsan anlamı kaybettiğinde gürültü yapar; gürültü sustuğunda ise yalnızca adımlarının sesine sığınır.
Sirât’ı asıl rahatsız edici kılan, izleyicinin gördüklerinden çok, gördüklerine bir anlam atayamayışıdır.
📽️ Nerede İzledim: FilmEkimi 2025⭐ Sinetown Notu: 8,5 / 10




Yorumlar