Caché ve Vicdanın Sessizliği


Michael Haneke sineması, insanın kendini ne kadar ustaca aklayabildiğiyle ilgilenir. Kötülükle değil; kötülüğe hiç dokunmadan onunla yaşamayı öğrenmiş hayatlarla. Bu eleştiri ahlâkî vaazlar üzerinden değil, tam tersine ahlâkın nasıl olup da gündelik hayatın içine sorunsuzca yerleştiğini göstererek işler. Caché (2005), bu hattın belki de en berrak, en acımasız örneklerinden biridir.

Film yüzeyde bir “gözetlenme” hikâyesi gibi görünür: Paris’te yaşayan, entelektüel ve konforlu bir çiftin kapısına bırakılan gizemli video kasetler. Ancak kısa sürede anlarız ki bu kasetler bir suçun kanıtı değil, bir hatırlatma mekanizmasıdır. Haneke’nin ilgilendiği şey kamusal hakikat değil; hukuki sonuçlar, ifşa ya da adalet talebi hiç değildir. Film, insanın kendi kendisiyle baş başa kaldığında sürdürebildiği yalanlarla ilgilenir.

Görüntü: Kanıt Değil, İktidarın Dolaşımı

Görüntü (ister bir kaset ister dijital bir veri olsun); somut bir veri, bir iddia ve hatta bir tehdit olarak okunur. Ancak görüntünün bir "kanıt" olma gücü, sadece içeriğinden değil, o görüntüyü kimin, nasıl ve hangi amaçla dolaşıma soktuğuyla, yani kurulan o iktidar ilişkisiyle alakalıdır. Bu kasetler Georges’un başına gelen talihsiz bir olay değil, onun kurduğu steril düzenin içine sızan, o düzeni sarsan yabancı bir güçtür. Hakikat, görüntünün kendisinde değil, o görüntünün kimin tarafından izlendiği ve kimin tarafından dolaşıma sokulduğunda gizlidir. Çünkü görüntü, suçun değil, kırılganlığın kaydını tutar.

Bu durum görüntünün mutlaklığını aşındırır; doğruluğu artık içeriğine değil, onu dolaşıma sokan iktidar ilişkilerine bağlıdır. Ama Caché’nin gücü tam da burada zedelenmez. Çünkü kayıtların işlevi teknik bir kanıt olmak değildir. Onlar, Georges’un konforunu bozar. Onun kendine anlattığı “makul”, “zararsız”, “ahlaklı” hayat hikâyesinde bir çatlak açar.

Haneke, filmin o meşhur sabit ve uzun açılış sekansıyla biz izleyicileri de o kaseti gönderen gizemli "göz"ün yerine koyar. Biz de o konforlu koltuklarımızda, bir başkasının hayatının gizlice ifşa edilmesini bekleyen röntgencilere dönüşürüz; merakımız, sessizce bir suç ortaklığına dönüşür. Film, kamusal alanda çöken hakikatin yerine, özel vicdanın hâlâ nasıl çalıştığını gösterir.


Kanın Mirası ve Sahipsiz Fail

Filmdeki en sarsıcı görsel kafiye, Georges’un çocukluk anısındaki tavuk kesme sahnesi ile Majid’in intiharı arasında kurulur. Georges, Majid’i "vahşi" ilan etmek için o günkü kanı kullanmış, suçluluğu Majid’in üzerine yıkmıştı. Ancak Majid’in kendi gırtlağını aynı donuklukla kestiği o şok anı, geçmişin kanını Georges’un steril burjuva dünyasının bembeyaz duvarlarına geri sıçratır. Bu noktada kasetlerin kimin tarafından gönderildiği sorusu anlamını yitirir.

Kasetler evin kapısını, en mahrem anları gösterecek kadar yakındadır; birileri oradadır ama kimse suçu üstlenmez. Failin kimliğinin belirsizliği, hikâyenin bir boşluğu değil; vicdanın kişisizliğidir. Bu durum, cinayeti ‘kör bir balıkçının’ görmesi gibidir; tanıklık mutlak, ses ise çoktan kısılmıştır. Kasedi kimsenin üstlenmemesi, onu teknik bir failin elinden çıkarıp vicdanın sahipsiz ama kaçınılmaz sesine dönüştürür.

Sinemanın Suç Duyurusu: Vizördeki Suç Ortağı

Haneke’nin Caché’de kurduğu en sinsi tuzak, yollanan kasetlerin kamera açısıyla kendi yönetmenlik kamerasının açısını birebir eşitlemesidir. Bu teknik tercih, basit bir sinematografi hamlesinden ziyade, bizzat sinemanın bir ihbarı olarak okunmalıdır. Film boyunca "Kaseti kim çekiyor?" diye sorarken aslında şunu fark ederiz: O noktada artık “kaseti kim çekiyor?” sorusu anlamını yitirir. Çünkü görüntü çoktan izlenmiştir.

Görüntü, sinemanın o kadim röntgencilik masumiyetini elinden alır. Haneke, kamerayı kasetlerle aynı noktaya koyarak izleyiciyi Georges’un hayatını dikizleyen o gizemli failin yanına, hatta tam vizörüne oturtur. Artık izlemek, masum bir eylem olmaktan çıkar. Görüntüyle aramızdaki mesafe kapanmıştır. Sinema burada kendi kendini ele verir; izleme eyleminin kendisinin nasıl bir iktidar ve şiddet aracına dönüşebileceğini, hiçbir gizli fail bırakmadan, doğrudan seyircinin yüzüne çarpar.

Suçun Tanığı: Failin Kendisi

Bu noktada Caché, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sıyla aynı damardan akar. Raskolnikov gibi Georges da hukuken suçlu değildir. Kimse görmemiştir. Mahkeme yoktur. Ceza yoktur. Ama suç, failin zihninde yaşamaya devam eder.

Aradaki fark şudur: Suç ve Ceza hâlâ arınmaya inanır. İtiraf, acı ve bedel bir çıkış ihtimali sunar. Caché ise bu ihtimali bilerek reddeder. Modern dünyada arınma mümkündür, ama sistematik olarak ertelenir. Çünkü arınma, konforu bozar.

Konfor: Modern Günah

Film boyunca Georges’un önünde teorik olarak bir çözüm vardır. Haksızlık yaptığı kişiyle yüzleşebilir, maddi ya da hukuki bir telafi yoluna gidebilir. Ama bunu yapmak, yalnızca geçmişle değil, bugünkü hayatla da hesaplaşmayı gerektirir. Statü, aile dengesi, “iyi insan” anlatısı sarsılacaktır.

Georges’un evi, binlerce kitapla çevrili entelektüel bir kaledir. Ancak bu yüksek kültür, hakikati anlamak için değil, onu perdelemek için oradadır. Haneke’nin karanlık iddiası şudur:

"İnsan kötülüğü sevdiği için değil, rahatı sevdiği için kötülük yapar."

Konfor bir duygu değil, bir alışkanlıktır. Ve alışkanlıklar ahlâkla değil, bedelle kırılır. Bu bedeli ödememek için insan, kendine en güzel yalanları söylemekte son derece beceriklidir.

Medeniyetin Temeli

Georges’un kişisel suçu, filmin sonunda bireysel olmaktan çıkar. Bu suç artık yalnızca Georges’a ait değildir. Ama yine de kimseye tam olarak ait değildir.

Medeniyet, toprağın altında haksızca gömülen cesetlerin üstünde yaşama rahatlığıdır. 

Bu yüzden medeniyetin dili sessizdir; çünkü ses, zemini çatlatır.

Bu cümlede vahşet yoktur; asıl rahatsız edici olan da budur. Medeniyet suç işlemez, devralır. Görünmez kılar. Normalleştirir. Filmin alt metninde sessizce soluyan 17 Ekim 1961 Paris Katliamı —yüzlerce Cezayirlinin nehre atılarak öldürülmesi— Georges’un kişisel suçunun toplumsal bir yansımasıdır. Bireysel vicdanın sustuğu yer, tam da bu kolektif hafıza kaybının başladığı yerdir. Cesetler konuşmadığı için üzerlerine park yapılabilir, ev yapılabilir, ahlâk inşa edilebilir. Haneke’nin kamerası bu cesetleri çıkarmaz. Kürek almaz. Adalet çağırmaz. Sadece şunu söyler:

“Burada bir şey var. Ve sen üstünde kahveni içiyorsun.”

Sonuç: Vicdanın Sessiz Israrı

Caché, seyircisinden vicdanlı davranmasını beklemez. Ders vermez. Umut sunmaz. Sadece şunu yapar: Seyirciyi, kendi rahatlığının nereden geldiği fikriyle kısa bir süreliğine baş başa bırakır.

Hakikat, iktidar ağlarında buharlaşmış olsa da insan kendini kandırma işini hiçbir zaman kusursuz yapamadı. Ve Haneke sineması tam da bu küçük kusurun içinde çalışır. Nitekim filmin o çok tartışılan final karesinde, çocukların okul merdivenlerindeki flulaşmış karşılaşması, suçun mirasının bir sonraki nesle sessizce ama kaçınılmaz bir şekilde devredildiğini fısıldar.

Işıklar kapandığında, savunmalar sustuğunda, insanın kendi kendine anlattığı hikâye hâlâ ses yapıyordur. Caché, bu sesi susturmak istemeyenlerin filmi değildir. O sesi bastırarak yaşamayı öğrenmiş olanların filmidir.

📽️ Nerede İzledim: Sinema (2006) , DVD⭐ Sinetown Notu: 10 / 10 

Yorumlar