Konforun Sessizliği: The Zone of Interest Üzerine

“Naziler bunları yaparken neden kimse itiraz etmedi?”

Bu soru, ilk bakışta ahlaki bir sorgulama gibi durur. Oysa çoğu zaman tam tersine çalışır: soruyu sorana gizli bir rahatlık sağlar. Ben olsaydım itiraz ederdim. Jonathan Glazer’ın Zone of Interest filmi, tam da bu konforlu mesafeyi hedef alır. Çünkü bu soru, cevap aramaktan çok bahane üretmeye yarar.

Zone of Interest bir Holokost filmi değildir; daha doğrusu Holokost’u temsil etmeyi bilinçli biçimde reddeder. Gaz odalarını, bedenleri, doğrudan şiddeti göstermez. Bunun yerine o şiddeti mümkün kılan şeyi merkeze alır: gündelik düzeni, konforu ve sessizliği. Glazer tarih anlatmaz; ahlaki bir konfor rejimini teşhir eder.

Film A / Film B: Sesin Görünmez Dehşeti

Film aslında iki ayrı film olarak kurgulanmıştır.
Birincisi gördüğümüz filmdir: Höss ailesinin banliyö hayatı, düzenli bir ev, bakımlı bir bahçe, oynayan çocuklar.
İkincisi ise duyduğumuz filmdir: arka planda hiç durmayan fırın uğultusu, silah sesleri, köpek havlamaları ve çığlıklar.

Glazer’ın temel varsayımı nettir:
Gözümüzle gördüğümüze inanırız, ama kulağımızla duyduğumuzdan kaçamayız.

Bu filmdeki sessizlik mutlak değildir. Bu, işitsel bir nasırlaşmadır. Höss ailesi o sesleri duymuyor değildir; o sesleri artık mekânın doğal akustiği olarak kabul etmiştir. Tıpkı bugün felaket haberlerinin, savaş görüntülerinin, toplu ölümlerin bir süre sonra yalnızca “arka plan gürültüsüne” dönüşmesi gibi.

Zone of Interest, izleyiciyi bu sağırlığın içine hapseder. Göz rahatlar, kulak huzursuz kalır. Film tam olarak bu huzursuzlukta çalışır.

Banliyö Estetiği ve Etik Yalıtım

Filmin estetiği neredeyse bir Amerikan banliyö filmi gibidir: steril, düzenli, sakin. Bu tesadüf değildir. Banliyö, modern dünyanın en güçlü mimari fikirlerinden biridir: dışarıyı içerden ayırmak.

Auschwitz duvarı ile Amerikan banliyösü arasında doğrudan bir suç ortaklığı kurmak kolaycı olurdu. Film bunu yapmaz. Kurduğu ilişki daha tehlikelidir: yapısal bir akrabalık. Her iki mekân da dışarıda olan biteni ahlaki gündemden düşürme imkânı sunar.

Höss ailesi çığlıkları duyar ama tepki vermez. Biz izleyici olarak duyarız; onlar içinse bu sesler gündelik hayatın doğal parçasıdır. Bugün bir elimizle telefondan yemek siparişi verip, diğer elimizle ekranda akan felaketi arka plana aldığımız hâlin sinemasal karşılığı tam olarak budur.

Konforun Maddi Bedeli

Filmin en rahatsız edici sorusu açıktır:
Rudolf Höss’ün konforunun bedelini kim ödüyor?

Cevap nettir: Arka planda yanan insanlar.

Film burada açıkça Marksist bir yerden konuşur; ama sloganla değil, yapıyla. Höss’ün evi, statüsü ve düzeni kişisel bir başarı değil; başkasının yokluğu üzerinden biriken artı-değerin sonucudur. Her artı, bir yerde eksiklik yaratır. Film bu eksikliği göstermemeyi seçerek, modern kapitalizmin en temel refleksini taklit eder: bedeli kadraj dışına itmek.

Hedwig Höss: Auschwitz’in Kraliçesi

Rudolf Höss kadar, belki ondan daha fazla, filmin merkezinde Hedwig Höss vardır. Kocasının tayini çıktığında evden ayrılmak istemez. Bahçesini, evini, statüsünü bırakmak istemez. Annesini gezdirirken söylediği cümle her şeyi özetler:
“Her şey tam istediğim gibi oldu.”

Nazizm bu aile için bir ideoloji değildir.
Bir gayrimenkul projesidir.

Hedwig’in cenneti, fırınların dibinde kurulmuştur. Bu karakter, konforun nasıl bir bağımlılık ve körlük yarattığını gösterir. Bahçe büyüdükçe vicdan küçülür. Statü arttıkça görme yetisi körelir.

Kötülük burada bağırmaz, slogan atmaz.
Çiçek eker.

Negatiften Görünen İyilik

Gece çekilen termal/negatif görüntülerde, kamp çevresine elma bırakan küçük kız sahneleri, filmin en çok yanlış okunan anlarıdır. Bu sahneler umut sunmaz; umut fikrinin yetersizliğini gösterir.

Termal kamera insanı yüzünden, hikâyesinden, kimliğinden koparır. Geriye yalnızca bir ısı izi kalır. İyilik ancak tersinden, yabancılaştırılmış bir bakışla görülebilir. Kızın eylemi sistemi bozmaz, tarihi değiştirmez. Film burada bilinçli olarak kahraman üretmez.

Mesaj nettir:
İyilik mümkündür, ama etkisizdir.

Temizlik, Müze ve Steril Vicdan

Filmin sonunda günümüze, Auschwitz Müzesi’ne sıçrarız. Hademeler gaz odalarını süpürür, camları siler, mekânı temizler.

Bu bir epilog değil, devamdır.

Hedwig Höss’ün evini temizlemesiyle bugünkü müze görevlilerinin o mekânı temizlemesi arasında buz gibi bir bağ vardır. İkisi de düzen kurar. İkisi de kaosu yönetilebilir kılar.

Film şu soruyu sorar:
Biz bu vahşeti bir müze nesnesi olarak sterilize ederken, kendi vicdanımızı da mı temizliyoruz?

Tarihi cam altına almak, onu sergilenebilir kılmak da bir konfor alanıdır.

İtiraz Etmemenin Konforu

“Neden kimse itiraz etmedi?” sorusu bu filmden sonra anlamını yitirir. Çünkü film gösterir ki itiraz etmemenin sebebi çoğu zaman korku değil, konforu kaybetme endişesidir.

Bugün itiraz çoğu zaman bir eylem değil, bir rahatlama biçimine dönüşmüştür; sosyal medyada atılan bir öfke cümlesi ya da paylaşılan bir görüntü, vicdanı geçici olarak temizler. Tepki verilmiş olur, ama bedel ödenmez. Zone of Interest’in gösterdiği şey tam da budur: itiraz bile, eğer konforu bozmuyorsa, düzenin bir parçası hâline gelir.

Konfor önce soruları erteler.
Sonra soruları gereksiz kılar.
En sonunda soru sormayı anlamsızlaştırır.

Son

Zone of Interest Nazizm hakkında değildir; bizim hakkımızdadır.
Kötülüğün bağırarak değil, sorunsuz işleyerek; nefretle değil, sessizlikle büyüdüğünü gösterir.

Ve sonunda tek bir soru bırakır:

Benim konforumun bedelini kim ödüyor — ve ben o sesi artık duyuyor muyum?


📽️ Nerede İzledim: Sinema(2024) , Prime Video ⭐ Sinetown Notu: 10 / 10 

Yorumlar