Zirveye Giden Yolda Geçmişin Hayaletleri: Jay Kelly (2025)

Noah Baumbach, sinemanın “geveze” entelektüeli olarak anılsa da, en güçlü filmlerini her zaman konuşamadıklarımız üzerine kurar. Jay Kelly, ilk bakışta Hollywood’un zirvesindeki bir yıldızın Avrupa’daki parıltılı festival turu gibi başlasa da, kısa sürede bambaşka bir hikâyeye evrilir: Sinema kariyerinde neredeyse ulaşılabilecek her şeyi başarmış bir adamın, evlatlık ve ebeveynlik kariyerinde sınıfta kalmasının hikâyesine.

Başrolde, kendi yıldız personasını bilinçli biçimde “meta” bir düzlemde oynayan George Clooney vardır. Adam Sandler ise Jay’in yol boyunca yanında duran, tanıklık eden, çoğu zaman sessiz kalarak onun suçluluğunu daha da görünür kılan menajerini canlandırır. Baumbach, bu iki figürü Avrupa yollarına salarken, seyirciyi giderek ağırlaşan bir iç muhasebenin içine çeker.


Bir Yolculuk, Bir Başka Kariyerin Enkazı

Jay Kelly’nin prestijli bir ödül için çıktığı bu yolculuk, coğrafi olmaktan çok psikolojiktir. Oteller, tren istasyonları ve festival salonları; karakterin yıllardır kaçtığı sorularla yüzleştiği bir Araf’a dönüşür. Baumbach, şimdiki zamanla geçmişi iç içe geçirirken Fellini’nin ’sini çağrıştıran bir yapı kurar: anılar, pişmanlıklar ve bastırılmış “keşke”ler bugünü sabote eder.

Ancak Jay Kelly, yalnızca yaratıcı ya da varoluşsal bir hesaplaşma filmi değildir. Aynı zamanda Sofia Coppola’nın Somewhere’iyle güçlü bir akrabalık kurar. Tıpkı Johnny Marco gibi Jay Kelly de lüks otel odalarında, alkışların ve konforun ortasında giderek daha boş, daha yalnız bir figüre dönüşür. Fellini’nin iç dünyadaki kaosu, Coppola’nın sessiz duygusal çoraklığıyla birleşir.


Tetikleyici Bir Karşılaşma: Timothy

Filmin başındaki bar sahnesi, anlatının kırılma noktalarından biridir. Jay’in gençlik arkadaşı Timothy (Billy Crudup) ile karşılaşması, yıllardır bastırılmış hesaplaşmaları tetikler. Timothy filmde uzun süre yer almaz; ancak o kısa karşılaşma, Jay’in kendisine sormaktan kaçtığı soruları geri dönülmez biçimde gündeme getirir.

Jay, Timothy’nin kurduğu sıcak aileye ve bütünlüklü hayatına imrenirken; Timothy de Jay’in dünyada iz bırakan kariyerine uzaktan bakar. Baumbach, hayatı acımasız bir “sıfır toplamlı oyun” gibi resmeder: biri kariyeri, diğeri aileyi seçmiştir. Kazanımlar vardır ama bedeller de kaçınılmazdır.


Milyonların Alkışladığı, Evlatlarının Tanımadığı Adam

Avrupa yolculuğu ilerledikçe Jay’in yüzüne çarpan en sert gerçek, şöhretin ev içindeki karşılıksızlığıdır. Festival salonlarında onur konuğu olarak alkışlanan bu adam, kendi çocuklarının hayatında silik bir figürdür. Film bu hakikati dramatize etmez; sessizce, neredeyse utanarak fısıldar:

Hayat tam olarak böyledir; sen yaptığın işler için alkışlanmak istersin ama çocukların seni başarılarınla değil, yokluğunla hatırlar. Onlar için bir “star” değil, sadece babasındır.

Jay Kelly’nin trajedisi tam da burada yatar. Milyonların sevgisini kazanmak uğruna, sevginin en saf ve en acımasız sınavından —yakınlarının sevgisinden— kalmıştır.


Büyük Başarının İronik Bedeli

Film, seyirciyi rahatsız edici bir soruyla baş başa bırakır: Jay Kelly, o yol ayrımlarında farklı kararlar verseydi; setlerden erken çıkıp çocuklarının hayatında daha fazla yer alsaydı, bu efsanevi kariyer mümkün olur muydu?

Muhtemelen hayır.

Baumbach, başarıyı romantize etmez. Jay Kelly, büyük kariyerlerin ardında kaçırılmış doğum günleri, silikleşmiş dostluklar ve birbirine benzeyen yalnız otel geceleri olduğunu gösterir. Jay, bu bedelin farkına ancak zirveye ulaştığında varır — ve artık çok geçtir.


Son Söz

Jay Kelly, ödül töreninde çocuklarının yanında olmasını ister. Bu istek, bir zafer anını paylaşmaktan çok, geç kalınmış bir barış çağrısıdır. Ancak kimse gelmez. Ne alkışlar ne spot ışıkları bu boşluğu doldurabilir.

Finalde Jay’in yanında yalnızca menajeri vardır. Adam Sandler’ın canlandırdığı bu figür, sahnede sessizce Jay’in yanında durur. Ancak bu duruşun bir dostluk jesti mi, yoksa profesyonel bir refleks mi olduğu asla netleşmez. 

Belki de Jay Kelly’nin hayatındaki en acı gerçek şudur:
Yanında biri vardır, ama o kişinin orada neden durduğundan bile artık emin değildir.

Jay Kelly, yalnızca büyük başarıların sonunda kalan yalnızlığı anlatan bir film değil; başarıyla duygusal yoksunluğun aynı anda var olabildiğini gösteren acı bir yüzleşmedir. Fellini’nin iç dünyasıyla Coppola’nın sessiz boşluğunu bir araya getirir.

Ve film bittiğinde geriye şu düşünce kalır:
Bazı alkışlar çok yüksektir, ama insan yine de tek başına kalabilir.

📽️ Nerede İzledim: Netflix ⭐ Sinetown Notu: 7,5 / 10

Yorumlar