Before Sunrise

 

Viyana Sokaklarında Aylak Bir Hikâye: Before Sunrise

1995 yapımı Before Sunrise, Richard Linklater’ın sinema tarihinde bambaşka bir yere oturan filmidir. Ucuz bir uçak biletiyle eve dönmek isteyen Amerikalı bir adam ve Sorbonne öğrencisi bir kadın,bir trende tanışırlar. Adamın aklına çılgın bir fikir gelir ve kadını uçak saati gelene kadar Viyana’da birlikte vakit geçirmeye ikna eder. İlk duyulduğunda kulağa ne kadar klişe geliyor, değil mi? Ama Linklater bu klişe fikri alıp film boyunca büyüleyici bir deneyime dönüştürüyor.

Trailer

Filmin temel gücü, basit bir karşılaşma fikrini Viyana’yı arka planına alarak muhteşem diyaloglarla harika bir kurguya dönüştürmesinde yatıyor. Karakterlerin konuştuğu konular günlük rutinler: ebeveynler, ölüm, müzik ve eski sevgililer... Linklater, ikilinin flörtleşmeleri üzerinden nazik bir cinsel gerilim yaratmayı da ihmal etmiyor. Film, normal yaşam hızına yakın bir tempo sunuyor; sanki ikili yolda yürüyormuş ve bir kamera onların haberi olmadan kaydediyormuş gibi...

Yönetmen Viyana’yı izleyiciye bir gezi videosu gibi sunmak yerine, şehrin ikiliyle birlikte yaşadığını hissettiriyor. Kameranın amacı sadece şehir gösterisi yapmak değil; şehrin ritmini ve karakterlerin adımlarına, bakışlarına eşlik ederek gerçek bir deneyim yaratıyor. Linklater, bir modern yaşam filozofu olarak saatlerce diyalog kursa da sıkılmadan izlettirmeyi başarıyor.

Öncesi ve Sonrası: Before Sunrise’ın Sinema Tarihindeki Yeri

Öncesi:

Before Sunrise bir anda ortaya çıkmadı. Onun arkasında Avrupa sanat sineması, özellikle de Fransız Yeni Dalgası’nın (Godard, Rohmer) gündelik konuşmalara dayalı filmleri ve İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin sokakları sinemaya katışı var. Eric Rohmer’in aşkı, felsefeyi ve sıradan anları büyülü hale getiren filmleri Linklater’ın en büyük ilham kaynağı sayılabilir. Tabi günlük yaşam üzerine nüktedan filmleriyle Woody Allen'i da anmakta fayda var. Linklater’ın kendi filmi Slacker (1991) ise Before Sunrise’ın doğrudan provası gibidir: rastlantılar, yürüyüşler ve durmaksızın akan diyaloglar...

Sonrası:

1995’te vizyona giren Before Sunrise, modern romantik sinemanın yönünü değiştirdi. Hollywood’un klişe aşk hikâyelerine alternatif sundu; küçük bütçeyle, büyük duygu yaratılabileceğini gösterdi. Sonrasında gelen Before Sunset (2004) ve Before Midnight (2013) ile üçleme, “ilişkilerin gerçek zamanlı günlüğü”ne dönüştü. İzleyici karakterlerin yaşlanmasına ve ilişkilerinin evrimine bizzat tanık oldu.

Dahası, Before Sunrise’ın açtığı yol, sonraki kuşak bağımsız romantik filmler için bir model oldu; OnceLost in TranslationColumbus ve niceleri..  Linklater’ın “aylaklık + sohbet + şehir” formülünden ilham aldı. 

Turizm ve Şehir İmgesi:

  • Viyana’nın turistik kimliği bu filmle başka bir katman kazandı. Artık şehir sadece saraylar, opera ve Mozart’la anılmıyor; iki gencin sabaha kadar yürüyerek aşkı ve hayatı tartıştığı şehir olarak da kültürel belleğe yerleşti.

  • Hatta bugün hâlâ “Before Sunrise Tour” adıyla özel şehir turları düzenleniyor. Film, Viyana’nın turizm haritasına romantik bir yürüyüş rotası ekledi ve şehri bir kültürel deneyim mekânı hâline getirdi.


Bugün, ister Netflix dizileri olsun, ister festival filmleri; pek çok yapım, bu formülden izler taşıyor. Şehirler artık filmleri ve dizileri sadece kültürel ürün olarak görmekle kalmıyor; turizmi canlandırmak ve şehir imajını güçlendirmek için bilinçli olarak kullanıyor. Before Sunrise örneğinde olduğu gibi, şehirlerin romantik veya kültürel çekicilikleri, filmin sunduğu deneyimle bütünleşiyor. Bu sayede filmin geçtiği sokaklar, kafeler veya köprüler turistler için özel rotalar hâline geliyor.

  • Viyana: “Before Sunrise Tour” turları ile filmin geçtiği noktaları gezmek mümkün.

  • Londra: Notting Hill filmi sonrası, filmin mekanları turist rotalarına eklendi.

  • Paris: Midnight in Paris sonrası, filmin çekildiği kafeler ve semtler popülerleşti.

  • İtalya: Call Me by Your Name sonrası Bergamo ve Como Gölü çevresi ziyaretçi akını gördü.


Felsefi Bakış: Film ve Kitap Ruh Eşi
Aslında Before Sunrise, sinemanın kendi kitap ruh eşini bulduğu nadir filmlerden biri. Alain de Botton’ın aşk üzerine yazdıklarını okuduysanız, Jesse ve Céline’in Viyana sokaklarındaki sohbetlerinin, serinin tamamı düşünüldüğünde, neredeyse o kitabın ruhsal bir devamı gibi olduğunu fark edersiniz. Yani film, aşkın küçük detaylarını, insan ilişkilerini ve günlük yaşamın inceliklerini sinematik olarak anlatıyor; tıpkı de Botton’un kelimeleriyle yaptığı gibi.

Ve tabii ki Richard Linklater, bu noktada Alain de Botton gibi modern yaşam filozofu rolünü üstleniyor: Saatlerce diyalog kursa da sıkılmıyorsunuz, çünkü her cümle hayatın küçük sırlarını açığa çıkarıyor. Hatta diyebiliriz ki; Linklater bize diyor ki, “Bakın arkadaşlar, modern hayat karmaşık ve bazen sıkıcı olabilir ama bir köşe kafede kahve yudumlarken veya kanal kenarında yürürken, hayatın güzelliğini fark etmek mümkün.” 😏


Kişisel Tecrübeler:  Viyana'da Aylaklık ve Çektiğim Fotoğraflar

Viyana’ya ilk adımımı attığımda, şehir bana yavaşlamayı fısıldıyordu. Tramvayların hafif vınlaması, kaldırımdan yankılanan tekerlek sesi ve kafelerin kapısından taşan taze kahve kokusu arasında yürürken, her adım bir film karesi gibi ağırlaşıyordu. Güneş ışıkları binaların duvarlarında dans ediyor, sokak köşelerinden yükselen melodiler ruhumu sarıyordu. Her şey, Before Sunrise’daki spontane keşif duygusunu hatırlatıyordu; sokaklar bir sahne, her köşe bir sahne arkası gibi.



Aylaklık burada bir lüks değil, bir gereklilikti. Turist rehberleriyle koşturmaktansa, Schönbrunn Bahçeleri’nde bankta oturup yaprakların hışırtısını dinlemek, hafif rüzgârda taşların üzerine düşen yaprakların çıtırtısını duymak… Naschmarkt’ta tezgâhlardaki renkli meyveleri izlerken çürük tatlı kokuları, taze ekmeklerin buharlı aroması ve bir yandan geçen insanların ayakkabı sesleri… İşte Viyana’nın ruhunu hissetmenin en saf yolu buydu.

Mayıs başında Viyana’ya gittiğimde fark ettim ki, bu zaman turist sezonunun tam olarak başladığı bir dönem değildi. Şehir henüz tam turist akınına uğramadığı için, meşhur restoranlarında, pastanelerinde, müze ve saraylarında veya Opera binasında uzun kuyruklarda beklemek gibi durumlara düşmemiştim. Bu da şehrin tadını kendi ritmimde çıkarmama olanak sağlıyordu.

Kanal boyunca grafitileri izlemek ayrı bir keyifti; duvarlarda patlayan renkler, küçük detaylar ve sürpriz çizimler, şehrin sanatla nefes aldığını gösteriyordu. Kafelerde oturup kahve fincanından yükselen buharı, tatlıların ince detaylarını ve vanilya aromasını fark etmek, meydanlarda yavaşça gezinmek, şehri acele etmeden, kendi ritminde deneyimlemenin keyfini veriyordu. Yan masada oturan çiftin sessizce birbirine bakışı, filmdeki Jesse ve Céline’in uzun yürüyüşlerde paylaştığı içten diyalogları hatırlatıyor, sıradan anları büyülü kılıyordu.



Ek Bölüm: Jesse ve Céline’in Ayak İzleri

  1. Westbahnhof İstasyonu

  2. Zollamtssteg ve Zollamtsbrücke Köprüleri

  3. Alt & Neu Records / Teuchtler Schallplattenhandlung und Antiquarität

  4. Maria-Theresien-Platz ve Müzeler

  5. Friedhof der Namenlosen (İsimsizler Mezarlığı)

  6. Prater ve Riesenrad (Dönme Dolap)

  7. Kleines Café

  8. Maria am Gestade Kilisesi

  9. Donaukanal (Tuna Kanalı)

  10. Arena Wien

  11. Mölker Steig

  12. Spittelberg

  13. Café Sperl

  14. Albertina ve Staatsoper önü

  15. Preßgasse ve Klavsen Sahnesi

Kaynak: Visiting Vienna – Before Sunrise Filming Locations



📽️ Nerede İzledim: DVD ⭐ Sinetown Notu: 10 / 10

Yorumlar