Train To Busan

Sınıfsal farklılıkların en çıplak biçimde hissedildiği mekânlardan biri uçaklar ve trenlerdir. Train to Busan da tam olarak bu sıkışık ve hiyerarşik alanın merkezine yerleşen bir zombi filmi olarak, tür sinemasını güçlü bir sınıf alegorisine dönüştürür. Animasyon estetiğini andıran görsel dili ve yer yer karikatürize edilen karakterleri aracılığıyla, sınıfsal çatışmayı yalnızca arka planda bırakmaz; anlatının asli motoru hâline getirir. Üstelik bu eleştirinin ucunu, bütün bu eşitsizliklerin kaynağı olan kapitalizme değdirmekten de özellikle kaçınmaz.

Yeon Sang-ho, film boyunca sınıfsal ayrıcalıkları, bencil hayatta kalma reflekslerini ve eril tahakküm dilini sistematik biçimde teşhir eder. Kriz anında “herkes için” geçerli olduğu iddia edilen ahlaki ilkelerin nasıl hızla çöktüğünü, yerini çıkarcılığa ve güçlünün hayatta kalma ayrıcalığına bıraktığını gösterir. Zombi salgını, bu anlamda biyolojik bir felaketten çok, zaten var olan toplumsal çürümenin görünür hâle gelmesidir.

Filmin finalinde ise Yeon Sang-ho, sınıfsal ve eril tahakkümün “günahkârlarını” cezalandırırken, kurtuluş ihtimalini kadınlar ve çocuklar üzerinden kurar. Bu tercih, Train to Busan’a belirgin bir feminist ton kazandırır. Hayatta kalma, güç ve şiddet üzerinden değil; dayanışma, şefkat ve kolektif sorumluluk üzerinden yeniden tanımlanır. Böylece film, yalnızca etkileyici bir zombi anlatısı değil, aynı zamanda kapitalist, eril ve sınıfsal düzenin sert bir politik eleştirisi olarak anlam kazanır.

Yorumlar