Distopyalar hayal ürünü gibi görünse de, aslında yaşadığımız dünyanın ve özellikle baskıcı rejimlerin abartılmış, yoğunlaştırılmış alegorileridir. Bu bağlamda The Handmaid’s Tale’in Trump’ın ABD başkanı seçildiği döneme denk gelmesi, dizinin politik ve toplumsal etki gücünü ciddi biçimde artırır. Anlatı, yalnızca kurgusal bir karanlık gelecek tasviri olmaktan çıkar, güncel gerçekliğin rahatsız edici bir yansımasına dönüşür.
The Handmaid’s Tale, tüm güçlü distopyalarda olduğu gibi “dil” üzerinden kurulur. Gilead Cumhuriyeti’nde tecavüzün kurumsallaştığı bir düzen vardır: Doğurgan kadınlar, evli komutanların evlerine zorla “damızlık” olarak verilir ve kendi isimlerini kullanmaları yasaklanır. Hepsinin adı “Of” ile başlar; yani “ait olan”, “sahip olunan”. Kimlik, doğrudan mülkiyet ilişkisi üzerinden tanımlanır. Bu tecavüz düzeninde tecavüzün kendisi bile başka bir adla, “seremoni” olarak yeniden adlandırılır. Böylece şiddet, dil aracılığıyla meşrulaştırılır, ritüelleştirilir ve görünmez kılınır.
Dizi, aynı zamanda bu totaliter yapının kendi sınıfsal hiyerarşisini nasıl yeniden ürettiğini de gösterir. Sistem, herkesi eşit biçimde ezmez; bazılarına iktidar, bazılarına güvenlik, bazılarına ise hayatta kalma imkânı sunar. Flashback’ler aracılığıyla farklı toplumsal kesimlerin bu yeni düzende ne kazandığını, ne kaybettiğini kıyaslama imkânı doğar. Böylece Gilead yalnızca kadın bedeni üzerinden kurulan bir tahakküm rejimi değil, aynı zamanda sınıfsal ve ideolojik çıkarların yeniden dağıtıldığı bir iktidar makinesi olarak açığa çıkar.

Yorumlar