Moonlight

Moonlight, gelecek yıllarda kolektif hafızamıza büyük ihtimalle filmin akışı ve Chiron’un gelişiminde kilit bir rol oynayan “yüzme öğretme” sahnesiyle kazınacak. Sinema tarihinin en sessiz, en içine kapanık karakterleri arasında anılmaya aday Chiron’un üç parçaya bölünerek anlatılan hikâyesinde bu sahne, yalnızca fiziksel bir öğrenme anı değil, varoluşsal bir eşik gibidir. Juan burada basit bir baba figürünün çok ötesine geçer; Chiron’a sadece yüzmeyi değil, hayatta ayakta kalmayı, suyun üzerinde durmayı, yani kendi varlığını taşımayı öğretir. Bu yüzden sahne, filmin en şiirsel olduğu kadar en politik anlarından biridir.

Barry Jenkins sinemasındaki Wong Kar Wai etkisi de yalnızca renk paleti ya da görüntü yönetimiyle sınırlı değildir. Asıl benzerlik, konuşmaktan çok susarak var olan, teması ürkek, duyguları bastırılmış ama yoğun karakterlerde ortaya çıkar. Wong Kar Wai’nin filmlerindeki o çekingen dokunuşlar, söylenemeyen cümleler ve bakışlarla kurulan bağlar, Moonlight’ta Chiron’un bedeninde ve sessizliğinde yeniden vücut bulur. Jenkins, bu estetiği Amerikan gettosunun sert gerçekliğiyle birleştirerek bambaşka bir yere taşır.

Barry Jenkins’in asıl başarısı ise, her saniyesi şiddet, kaos, öfke, ırkçılık ve uyuşturucuyla kuşatılmış, suçla iç içe geçmiş bir getto gerçekliğinin içinden umut dolu, sevgi dolu ve incelikli bir film çıkarabilmiş olmasıdır. Moonlight, içinde geçtiği dünyanın tüm karanlığına rağmen, insana dair en kırılgan ama en güçlü duygulara tutunur: sevgiye, şefkate, kabul edilme ihtiyacına.

2016’yı yüzümüzde bir tebessüm bırakan La La Land ile kapatmıştık.
2017’yi ise tüm olumsuzluklara rağmen hayata umutla bakmamıza vesile olan Moonlight ile karşılıyoruz.

Biri bir rüya gibi geçip giden bir masal, diğeri ise hayatın içinden, sessiz ama derin bir umut çağrısı.

Yorumlar