Benzer biçimde Tolga Karaçelik’in Sarmaşık’ı da beş kişilik bir gemi mürettebatından bir memleket alegorisi kuruyor; ancak bunu daha içe dönük, daha psikolojik ve sürreal bir dille yapıyor. Hiyerarşinin ağır şekilde hissedildiği, baba–oğul çatışmalarının eksik olmadığı, herkesin birbirinden nefret ettiği ama yine de bir arada yaşamak zorunda kaldığı bir evren bu. Gemide’deki patlayıcı şiddetin yerini burada bastırılmış gerilim, suskunluk ve delirme hali alıyor.
Bu kadar erkeğin bulunduğu bir ortamda geminin “dişi” bir formda sunulması da tesadüf değil: anaç yapısıyla karakterlerini besleyen, koruyan, onlara ekmek kapısı olan bir varlık gibi duruyor. Ama aynı zamanda onları içine hapseden, çıkışı olmayan bir rahim gibi de işliyor. Besleyen ama boğan bir yapı.
Kentsel dönüşüm yüzünden evini kaybedeni, muhafazakârı, Beyaz Türk’ü, Kürt’ü, işsizi bir araya getirerek adeta küçük bir Türkiye fotoğrafı çeken yönetmen, karakterler arasında yoğun ve süreklilik arz eden bir gerilim kuruyor. Kim iktidara daha yakın, kim sessiz kalarak hayatta kalmaya çalışıyor, kim tamamen görünmez kılınıyor soruları filmin alt metninde sürekli dolaşıyor. Filmin politik okumalara bu kadar açık olmasının temel nedeni de tam olarak bu yapı.
Zaten Kürt karakterin varlığıyla birlikte film, yer yer alegorik dilin dışına çıkarak söylemek istediklerini daha doğrudan ifade etmeye başlıyor. Kürt karakterin filmin ortalarına doğru kaybolması ve geminin en karanlık dehlizlerinde aranması boşuna değil. Bulunamıyor; çünkü Kürt’ün varlığını gerçekten kabul eden kimse yok. Onu arıyor gibi yapıyorlar ama aslında yokluğunu kabullenmiş durumdalar.
Nihayetinde hayalete dönüşmesiyle film tekrar alegorik bir düzleme geçiyor. Artık görünür değil ama yok da değil. Bulunamasa da varlığı bir hayalet gibi geminin diğer sakinlerine musallat oluyor; rahatsız ediyor, huzursuz ediyor, bastırılmak istenen suçluluk duygusunu sürekli canlı tutuyor. Bu okuma tek başına mutlak doğru olmak zorunda değil belki, ama filmin politik bilinçaltını açığa çıkaran son derece güçlü bir metafor sunduğu kesin.
Kısacası Tolga Karaçelik, geminin dehlizi andıran karanlık koridorlarında, boş depolarında kaybolmuş, kamaralarına hapsolmuş, çıldırmanın eşiğindeki karakterleriyle tanıdık bir mevzuyu; yani kolektif bir nevrozu anlatıyor. Bunu yaparken sürreal dokunuşlarla gerçekliği daha da sertleştiriyor ve izleyiciyi kaçamayacağı bir sıkışmışlık duygusunun içine hapsediyor.
Ve tüm bu karanlığın, bastırılmışlığın ve kabullenilmiş çaresizliğin içinde film, sonunda tek bir soruya indirgeniyor:
“Biz burada ne yapıyoruz?”

Yorumlar