Gaspar Noé sinemasında belirgin bir sanrısal hâl vardır. Kurgunun lineer olmaması ve kameranın adeta esrar çekmiş gibi mekânın içinde serbestçe dolaşması, izleyicide güçlü bir halüsinatif etki yaratır. Noé filmleri bu yüzden sadece izlenen değil, deneyimlenen işlerdir. Tüm filmografisinde, özellikle biçimsel tercihlerinde, Kubrick’in 2001: A Space Odyssey’sinin izlerini görmek mümkündür. Uzay, bilinç, beden ve zaman algısını bükme meselesi Noé’de de benzer bir felsefi sertlikle karşımıza çıkar. Bu yüzden Noé’nin bir gün doğrudan bilimkurguya yönelmesi şaşırtıcı olmaz; hatta bugüne kadar çektiği filmler, zaten bilincin içinden çekilmiş birer bilimkurgu varyasyonu gibi durur.
Love 3D ise Noé sinemasında ayrı bir yerde durur. Çünkü ilk kez sanrısal ve bedensel estetiğini güçlü bir duygusal merkeze bağlamayı başarır. Önceki filmlerinde beden, şiddet ve travma baskınken; Love’da beden ile duygu aynı ağırlıkta var olur. Noé ilk kez cinselliği bir şok unsuru ya da provokasyon aracı olarak değil, bir hafıza, bir kayıp ve bir yas meselesi olarak kurar.
3D kullanımının da ilk kez gerçekten anlam kazandığı filmdir bu. Çoğu yapımda 3D derinlik efekti ve görsel oyuncaktan ibaretken, Love’da tensel bir yakınlık kurmanın aracı hâline gelir. Seyirciyi pornografik bir bakışa değil, mahrem bir alanın içine davet eder. “Bak” demekten çok, “içinde ol” der.
Film, erotik olanla pornografik olan arasındaki çizgiyi saklamadan, dürüstçe geçer. Bunu estetize ederek masumlaştırmaz ama kirli de göstermez. Bedenin, duygu kadar gerçek ve kaçınılmaz olduğunu kabul eder. Bu yüzden Love, cinselliği bir gösteri değil, bir hatırlama ve kaybetme biçimi olarak ele alır.
Aşkı yücelten değil, çürüten bir yerden anlatır. Romantik değil, melankoliktir. Doğru zamanda, doğru insanla yaşanamamış bir ilişkinin, yanlış seçimlerin ve geri dönülemez pişmanlıkların filmidir. Bu da onu çok daha sahici kılar.
Bir diğer önemli fark, Noé’nin şiddeti geri çekmesidir. Irreversible, Enter the Void bedenin parçalanmasıyla ilgilenirken, Love bedenin ve ilişkinin yavaş yavaş tükenişine odaklanır. Bu, belki de daha sessiz ama çok daha ağır bir trajedidir.
Bu yüzden Love, Noé’nin en “insani” filmidir.
En az gösterişli ama en kırılgan olanıdır.
Diğer filmleri bir tokatsa, Love bir iç çekiştir.
Hikâye lineer ilerlemediği için, filmin ortalarında yer alan bu sahne aslında ilişkinin son evresine karşılık geliyor. Noé, Murphy ile Electra’nın artık kopuş sürecine girdiği bir anda, neredeyse ruhsuz diyebileceğimiz bir sevişme anı kuruyor. Mekân olarak da bir bar tuvaletini andıran, soğuk ve yabancı bir alan seçilmiş. Electra aynaya dönük, Murphy ise arkasında durur.
Electra nefes alıp verdikçe aynadaki yansıması buğulanır; yüzü giderek silikleşir. Sahnenin sonunda ise aynada Electra’nın yüzü neredeyse tamamen kaybolmuştur. Bu, sadece bir ilişkinin bitişini değil, aynı zamanda bir insanın karşısındaki gözünde yavaş yavaş yok oluşunu anlatır.
Bitmiş bir ilişki, sinemada belki de bundan daha sade ve daha güçlü bir görsel metaforla anlatılamaz. Sinemanın ve görselliğin gücü tam olarak burada ortaya çıkar.


Yorumlar