Izgnanie

İlk filmi The Return (2003) ile dikkat çeken Andrey Zvyagintsev, post-Sovyet Rusya’da kapitalizme geçiş sürecinin yarattığı toplumsal ve ahlâkî boşluğu sinemasal bir çerçeve içinde ele alıyordu. Film, yalnızca bireysel bir baba-oğul anlatısı değil, aynı zamanda çökmüş bir rejimin ardından oluşan otorite, aidiyet ve anlam krizinin alegorik bir temsiliydi. Yönetmenin ikinci uzun metrajı Izgnanie (2007) ise ilk bakışta bu politik-toplumsal eksenden uzaklaşmış, daha kapalı ve içe dönük bir anlatıya yönelmiş gibi görünür. Ancak dikkatle bakıldığında, Zvyagintsev’in temel meselelerinden vazgeçmediği, yalnızca bu meseleleri toplumsal olandan bireysel ve metafizik olana doğru kaydırdığı görülür.

Film, çekirdek bir ailenin (anne, baba ve iki çocuk) babadan miras kalan, şehirden izole bir eve yerleşmesiyle başlar. Bu mekânsal tercih, yalnızca anlatının başlangıç noktası değil, aynı zamanda geçmiş, miras ve tarihsel süreklilik fikrinin sembolik bir taşıyıcısıdır. Dolayısıyla Izgnanie, görünürde kapitalizme geçiş yapmış bir rejimin doğrudan portresini çizmekten uzak dursa da, “baba mirası” üzerinden yine geçmişle, otoriteyle ve aktarılan travmalarla hesaplaşan bir yapı kurar. Bu anlamda film, politik olanı doğrudan temsil etmek yerine, onu aile kurumu ve bireysel ilişkiler aracılığıyla dolaylı biçimde yeniden üretir.

Anlatının kırılma noktası, kürtaj sahnesiyle birlikte belirginleşir. Bu andan itibaren film, sosyo-politik göndermelerden çok, etik, dinsel ve varoluşsal bir düzleme kayar. Zvyagintsev, dini referansları sistematik biçimde anlatının dokusuna yerleştirir: çocukların okuduğu ayetler, oyunlarındaki ve yaptıkları puzzle’lardaki sembolik imgeler, anlatının metafizik boyutunu derinleştirir. Bu tercih, filmi yalnızca bir aile dramı olmaktan çıkarır; günah, suçluluk, kefaret, sevgi ve bağışlanma gibi kavramlar etrafında şekillenen daha geniş bir ontolojik sorgulamaya dönüştürür.

Bu noktada yönetmenin sinemasının Andrei Tarkovsky ile kurduğu estetik ve düşünsel akrabalık belirginleşir. Uzun planlar, ağır tempolu anlatı, mekânın spiritüel bir alan gibi kullanılması ve sessizliğin dramatik bir unsur olarak işlev kazanması, Izgnanie’yi Tarkovsky geleneğine yaklaştırır. Ancak Zvyagintsev burada doğrudan bir taklitten ziyade, Tarkovsky’nin sinemasal dilini çağdaş bir bağlama uyarlayan bir yaklaşım geliştirir. Toplumsal çöküşün yerini, bireyin içsel çöküşü; ideolojik krizin yerini ise ahlâkî ve varoluşsal bir kriz alır.

Sonuç olarak Izgnanie, yıkılmış bir rejimin izini süren politik bir anlatıdan ziyade, bu yıkımın insan ilişkilerinde ve özellikle aile yapısında bıraktığı ontolojik ve etik tahribatı inceleyen bir film olarak okunmalıdır. Zvyagintsev, toplumsal olanı geri plana çekerek, onun bireyin ruh dünyasında nasıl yeniden üretildiğini gösterir. Film, böylece politikten metafiziğe uzanan bir geçiş hattı kurar ve iletişimsizlik, sevgisizlik ve suçluluk üzerinden modern insanın varoluşsal yalnızlığını tartışmaya açar.


Yorumlar