Gary Ross'un Pleasantville ile bıraktığı güçlü etkinin ardından uzun yıllar yönetmen koltuğundan uzak kalması önemli bir boşluk yaratmıştı. Ross, bu aranın ardından rotasını genç yetişkin edebiyatının en popüler serilerinden birine çeviriyor ve Suzanne Collins'in romanından uyarlanan The Hunger Games'i yönetiyor. Harry Potter ve Twilight gibi büyük bir markaya dönüşen serinin ilk filmi olmanın yükünü taşıyan yapım, daha ilk dakikalardan beslendiği kaynakları da açıkça hissettiriyor.
Yakın gelecekte geçen ve Panem adlı totaliter bir devlet tarafından yönetilen distopik evren, George Orwell'in 1984'ünden Kinji Fukasaku'nun Battle Royale'ine kadar uzanan geniş bir geleneğin izlerini taşıyor. On iki bölgeden seçilen bir kız ve bir erkek çocuğun, yalnızca bir kişinin hayatta kalacağı ölümcül bir yarışmaya gönderilmesi fikri, hem totaliter iktidarın gösteri toplumuyla kurduğu ilişkiyi hem de insanın hayatta kalma içgüdüsünü merkeze alıyor.
Ross, filmin ilk bölümünde Panem'in sınıfsal yapısını ve baskıcı atmosferini kurma konusunda başarılı bir iş çıkarıyor. Capitol'ün gösterişli dünyası ile yoksul bölgeler arasındaki uçurum, totaliter rejimin görsel diliyle etkileyici biçimde kuruluyor. Bu anlamda film, yalnızca bir gençlik macerası değil, aynı zamanda medya, iktidar ve gösteri kültürü üzerine de bir şeyler söylemeye çalışan bir distopya izlenimi veriyor.
Ancak oyunlar başladığında filmin gücü belirgin biçimde azalıyor.
Battle Royale'in acımasızlığını ve psikolojik sertliğini hatırlatan bir hayatta kalma mücadelesi beklerken, Ross daha güvenli bir anlatıyı tercih ediyor. Şiddet büyük ölçüde kadraj dışında bırakılıyor; ölüm sahneleri ise yaş sınırının izin verdiği ölçüde yumuşatılıyor. Böyle olunca arenanın yarattığı dehşet hissi tam anlamıyla seyirciye geçemiyor.
Filmin bir diğer sorunu karakter gelişiminde ortaya çıkıyor. Haymitch'in umursamaz ve dağınık tavrından kısa sürede fedakâr bir akıl hocasına dönüşmesi yeterince temellendirilmiyor. Benzer şekilde Peeta ile Katniss'in bazı kararları da dramatik olarak hak ettiği hazırlığı bulamıyor. Karakterler zaman zaman hikâyenin ihtiyaç duyduğu yere doğru hareket ediyor, fakat bu dönüşümler her zaman ikna edici görünmüyor.
En büyük hayal kırıklığı ise filmin politik potansiyelini ikinci plana atması. Katniss'in davranışlarının özellikle 11. Bölge'de yarattığı etki, iktidara karşı kitlesel bir başkaldırının başlangıcını çağrıştırıyor. Filmin gösterime girdiği dönemde Arap Baharı'nın etkileri hâlâ günceldi ve Panem'deki huzursuzluk bu gelişmelerle birlikte okunabilecek güçlü bir alegori sunuyordu. Ne var ki film, bu politik hattı derinleştirmek yerine giderek Katniss ile Peeta arasındaki romantik ilişkiye ağırlık vermeyi tercih ediyor.
Sonuç olarak The Hunger Games, kurduğu distopik evren ve Panem'in vaat ettiği politik arka plan sayesinde ilgi çekici bir başlangıç yapıyor. Gary Ross atmosfer yaratma konusunda başarılı olsa da aynı dinamizmi filmin ikinci yarısına taşıyamıyor. Buna rağmen Panem'in sınıfsal yapısı, medya eleştirisi ve modern gladyatör oyunlarını andıran ölümcül yarışması, serinin devam filmleri adına merak uyandıracak kadar güçlü bir dünya kurmayı başarıyor.

Yorumlar