
Ana akım biyografik filmlere biraz yakından baktığımızda, neredeyse hepsinin aynı dramatik şablonu tekrar ettiğini görmek zor değildir. Şöhretin parıltılı yüzünün ardındaki "gerçek" insanı ortaya çıkardığını iddia eden bu filmler, çoğu zaman izleyicinin ünlü isimlere duyduğu merakı besleyen güvenli anlatılar kurar. Sonunda ise akıllarda filmin kendisinden çok başrol oyuncusunun performansı kalır.
Bugün Walk the Line denildiğinde akla önce Joaquin Phoenix'in Johnny Cash yorumu gelir; Ray dendiğinde Jamie Foxx'un Ray Charles'a dönüşümü, The Doors söz konusu olduğunda ise Val Kilmer'ın Jim Morrison performansı hatırlanır. Film ile oyuncu arasındaki denge çoğu zaman oyuncu lehine bozulur; biyografi, sinemasal bir anlatıdan çok başarılı bir taklit gösterisine dönüşür.
My Week with Marilyn de ne yazık ki bu formülün dışına çıkmayı başaramıyor.
Film, Laurence Olivier'nin yönettiği The Prince and the Showgirl'ün çekim sürecini, sinema sektörüne henüz adım atan Colin Clark'ın gözünden anlatıyor. Bu bakış açısı aslında önemli bir tercih. Çünkü Marilyn Monroe'yu en iyi anlayan kişinin, onu bir yıldız olarak tüketen sektörün içindekiler değil; henüz o dünyanın parçası hâline gelmemiş genç bir asistan olması anlamlı bir karşıtlık yaratıyor.
Ne var ki film, bu ilginç çıkış noktasını derinleştirmek yerine güvenli biyografi kalıplarına geri dönüyor. Hollywood'un yıldız sistemini sorgulamak, Marilyn Monroe'nun bir ikon olarak nasıl üretildiğini tartışmak ya da şöhretin yıkıcı mekanizmasını çözümlemek yerine, Michelle Williams'ın etkileyici performansının etrafında şekillenen bir portre sunuyor. Sonuçta yine akılda kalan şey filmin kendisinden çok oyuncunun Marilyn'e ne kadar benzediği oluyor.
Oysa film boyunca zaman zaman hissedilen yalnızlık duygusu, çok daha güçlü bir anlatının kapısını aralıyor. Kalabalıkların ortasında giderek görünmezleşen, herkes tarafından arzulanan ama kimse tarafından gerçekten anlaşılamayan Marilyn, ister istemez Sofia Coppola'nın Somewhere'ini hatırlatıyor. Coppola, gerçek bir biyografi anlatmadan bile şöhretin yarattığı boşluğu ve yabancılaşmayı çok daha derinlikli hissettirebiliyordu.
Bu yüzden My Week with Marilyn'i izlerken insanın aklından şu düşünce geçiyor: Keşke kamera arkasında Simon Curtis yerine Sofia Coppola olsaydı. Muhtemelen o zaman ortaya Marilyn Monroe'nun hayatını anlatan bir filmden çok, yıldız olmanın yalnızlığı üzerine unutulmaz bir film çıkardı.
Yorumlar