Immortals

Tarsem Singh, uzun aralıklarla film üreten yönetmenlerden biri. Yaklaşık altı yıllık bir aranın ardından çektiği The Cell ile seri katil filmlerine, The Fall ile ise klasik masal anlatısına kendi görsel evrenini başarıyla eklemlemiş; her iki filmde de hikâyeden çok sinema dilini ve görsel tasarımı öne çıkaran özgün bir auteur kimliği ortaya koymuştu.

Beş yıl sonra gelen Immortals ise bu kez yönetmeni Yunan mitolojisinin içine yerleştiriyor. Ne var ki ortaya çıkan sonuç, bir Tarsem Singh filminden çok, yapımcılarının önceki başarısı olan 300'ün estetik mirasını yeniden üretmeye çalışan bir Hollywood gösterisi hissi veriyor. Hatta filmi izlerken sık sık, The Cell, The Fall ve 300'ün görsel dünyalarının birbirine eklemlenmiş bir kolajını seyrediyormuşsunuz duygusuna kapılıyorsunuz.

Sorun da tam burada başlıyor. Tarsem Singh'in sinemasını özel kılan o düşsel atmosfer, renk kullanımındaki cesaret ve masalsı kompozisyonlar bu kez stüdyonun ticari beklentileri içinde eriyip gidiyor. Yönetmenin auteur kimliği, büyük bütçeli bir epik aksiyon kalıbının içinde görünmez hâle geliyor. Görsel olarak etkileyici anlar elbette mevcut; ancak bu imgeler filmin dramatik omurgasını beslemek yerine yalnızca estetik vitrin işlevi görüyor.

Dahası, filmin karakterleri de aynı ölçüde yüzeysel kalıyor. Theseus'tan Hyperion'a kadar neredeyse hiçbir karakter psikolojik bir derinlik kazanamıyor. Bu durum, iki saate yaklaşan süre boyunca anlatının giderek tekdüzeleşmesine neden oluyor. Bir dönem etkileyici görünen ağır çekim şiddet sekansları ve dijital efektler ise artık şaşırtıcı olmaktan uzak. Hatta televizyon dizisi Spartacus, çok daha sınırlı imkânlarla üretilmiş olmasına rağmen karakter inşası konusunda Immortals'ın önüne geçmeyi başarıyor.

Immortals, kötü bir film olmaktan çok, potansiyelinin çok altında kalan bir film. En büyük hayal kırıklığı da burada yatıyor. Çünkü Tarsem Singh'den beklenen şey, mitolojiyi Zack Snyder estetiğiyle yeniden üretmesi değil; onu kendi görsel hayal gücüyle dönüştürmesiydi.

Bu yüzden film, yönetmenin kariyeri adına küçük de olsa bir kırılma hissi yaratıyor. İnsan ister istemez Hollywood'un bir başka Hint kökenli yönetmeni olan M. Night Shyamalan'ı hatırlıyor. The Sixth Sense ve Unbreakable gibi olağanüstü başlangıçların ardından stüdyo sisteminin baskısıyla giderek kimliğini kaybeden Shyamalan'ın yaşadığı düşüşün benzeri acaba Tarsem Singh'i de mi bekliyor sorusu akla geliyor.

Nitekim Immortals, bu ihtimalin ilk ciddi işaretlerinden biri gibi duruyor. Tarsem Singh'in sinemasını benzersiz kılan şey hiçbir zaman büyük savaş sahneleri değildi; o, düşleri resmeden bir yönetmendi. Immortals ise ne yazık ki bu düşlerin yerini tanıdık Hollywood formüllerine bıraktığı ilk film olarak hatırlanıyor.

Yorumlar