
Pedro Almodóvar, İçinde Yaşadığım Deri (The Skin I Live In) ile kariyerinin en karanlık filmlerinden birine imza atıyor. Melodramın renkli evrenini bu kez Hitchcock'u hatırlatan bir gerilim atmosferiyle buluşturan yönetmen, saplantı, kimlik ve iktidar üzerine rahatsız edici bir hikâye anlatıyor.
Genetik üzerine çalışan takıntılı cerrah Robert Ledgard'ın (Antonio Banderas) karısı, geçirdiği korkunç trafik kazasının ardından ağır yanıklarla yaşamaya çalışırken aynada kendi yüzünü gördüğü an intihar eder. Ledgard'ın yapay deri çalışmaları başlangıçta bu trajedinin yaralarını sarmaya yönelik bilimsel bir çaba gibi görünse de, film ilerledikçe bu çabanın çok daha karanlık bir saplantıya dönüştüğünü görürüz. Anlatının ikinci ayağını ise yıllar önce kızının ölümüne neden olan travma oluşturur. Almodóvar, Ledgard'ın bütün eylemlerini bu iki büyük kaybın gölgesinde şekillendirir.
Ancak Ledgard'ı asıl tanımlayan şey travması değil, travmasını yönetme biçimidir. Bilimi etik sınırların ötesine taşıyan karakter, giderek kendisini Tanrı'nın yerine koymaya başlar. Genetiğe duyduğu sınırsız bağlılık, tıp etiğini hiçe sayan bir yaratma arzusuna dönüşür. Bu tanrısal kompleks, otoriter baba kimliğiyle birleştiğinde ise ortaya Vera çıkar.
Vera, yalnızca Ledgard'ın bilimsel başarısının ürünü değildir; onun iktidar arzusunun, bastırılmış cinselliğinin ve kontrol takıntısının da bedenleşmiş hâlidir. Ledgard'ın Vera'yı sürekli kameralar aracılığıyla izlemesi, onu yalnızca bir deney nesnesi olarak değil, aynı zamanda saplantılı bakışının nesnesi olarak da konumlandırır. Böylece beden, bilimsel bir laboratuvar olmaktan çıkar; iktidarın ve arzunun üzerinde hüküm sürdüğü bir alana dönüşür.
Filmin en güçlü yanı da burada ortaya çıkar. Almodóvar, cinsiyet değişimini bir şok unsuruna indirgemez; kimliğin ne ölçüde beden tarafından belirlendiğini sorgular. Vicente'den Vera'ya uzanan dönüşüm, yalnızca fiziksel bir değişim değildir. İnsan, içinde yaşadığı deriyle mi tanımlanır, yoksa belleği ve deneyimleriyle mi? Film, bu soruya kesin bir yanıt vermek yerine izleyicisini rahatsız edici bir belirsizliğin içinde bırakır.
Filmin finalindeki büyük hesaplaşma, Ledgard'ın mutlak iktidarının da sonunu getirir. Çünkü eril tahakküm, sırrını koruyabildiği sürece güçlüdür; hakikat açığa çıktığında ise kendi yarattığı canavar tarafından yıkılır. Bu nedenle Ledgard'ın hikâyesi ister istemez Mary Shelley'nin Frankenstein'ını çağrıştırır. Onun payına düşen cümle ise sanki şu olur:
"Madem beni sevmeyecektin, seni neden yarattım?"
Filmin bir diğer dikkat çekici karakteri ise Ledgard'ın annesi Marilia'dır. Almodóvar, finalde anne ile oğlun kaderini tek bir kadrajda buluşturur. Kameranın yukarıdan baktığı sahnede ikisinin simetrik biçimde karşılıklı uzanması, aslında birbirlerinden sandıkları kadar farklı olmadıklarını görsel olarak anlatır. Anne ve oğul, farklı yollar izleseler de aynı saplantının ve aynı trajedinin kurbanlarıdır.
Filmi izlemeden önce Antonio Banderas'ın bu kadar karanlık bir karakteri taşıyıp taşıyamayacağı konusunda tereddütlerim vardı. Benzer şekilde Vera'yı canlandıran Elena Anaya için de bazı soru işaretlerim bulunuyordu. Ancak Almodóvar'ın oyuncu yönetimi sayesinde her ikisi de kariyerlerinin en güçlü performanslarından birini sergiliyor.
İçinde Yaşadığım Deri, yüzeyde bir gerilim filmi gibi görünse de özünde beden, kimlik, cinsiyet, arzu ve iktidar üzerine kurulmuş son derece rahatsız edici bir masal. Almodóvar'ın filmografisi içinde hem Hitchcock'a göz kırpan hem de Frankenstein mitini modern biyoteknoloji üzerinden yeniden yorumlayan en cesur işlerinden biri olmayı başarıyor.
Yorumlar