
Aykırı filmleriyle (Hedwig and the Angry Inch, Shortbus) tanıdığımız John Cameron Mitchell, Rabbit Hole ile önceki işlerine kıyasla ana akıma daha yakın duran, ancak duygusal yoğunluğundan hiçbir şey kaybetmeyen bir filme imza atıyor.
Film, oğullarını kaybettikten sonra gündelik hayatlarına yeniden tutunmaya çalışan Becca ve Howie'nin yas sürecini anlatıyor. İlk bakışta Howie'nin acısıyla daha güçlü baş ettiği izlenimi oluşsa da, film ilerledikçe bunun yalnızca ayakta kalabilmek için geliştirdiği bir savunma mekanizması olduğu anlaşılıyor. Becca ise acısını dışarı vurmak yerine içine gömüyor; kız kardeşinin hamileliği, annesinin kendi kaybını sürekli kıyaslaması ve katıldığı terapi grupları onun yasını hafifletmekten çok daha görünür hâle getiriyor.
Mitchell, bu farklı yas biçimlerini yargılamadan, büyük dramatik patlamalara başvurmadan anlatıyor. Gerilim, karakterlerin birbirlerine söyleyemedikleri cümlelerde ve aynı acıyı farklı şekillerde yaşamalarından doğan sessizliklerde birikiyor. Böylece film, bir buçuk saat boyunca incelikle örülmüş bir ilişki ağına dönüşüyor.
Yönetmen, yaşanan kaybın telafisinin ne başka bir insanda, ne Tanrı'da ne de kolay tesellilerde bulunabileceğini gösteriyor. Rabbit Hole, acının yok edilemeyeceğini; yalnızca onunla yaşamayı öğrenebileceğimizi söylüyor. Bu yüzden film, zamanı her şeyi iyileştiren mucizevi bir güç olarak değil, insanın acısıyla birlikte yaşamayı yavaş yavaş öğrendiği bir süreç olarak ele alıyor.
Finale doğru Becca ve Howie'nin ulaştığı nokta da tam olarak bu. Acıyı unutmazlar, ondan kurtulamazlar; yalnızca onu hayatlarının bir parçası olarak kabul etmeyi öğrenirler. Çünkü bazı kayıplar geride bırakılmaz; insan onları omzunda taşıyarak yaşamaya devam eder. Rabbit Hole da tam olarak bu ağır ama umutlu kabullenişin filmi.
Yorumlar