
American Beauty gibi bir klasikle Amerikan Rüyası üzerine yaptığı keskin gözlemlerle dikkat çeken Sam Mendes, bu kez Richard Yates'in aynı adlı romanından uyarlanan Revolutionary Road ile benzer temaları yeniden ele alıyor. Her ne kadar American Beauty kadar sarsıcı olmasa da, yönetmenin birey ile toplum arasındaki gerilime olan ilgisini sürdürdüğü bir yapım.
Filmin en büyük avantajlarından biri ise, Titanic'ten yıllar sonra Kate Winslet ile Leonardo DiCaprio'yu yeniden aynı filmde buluşturması. İki oyuncu da karakterlerinin yaşadığı hayal kırıklıklarını ve iç çatışmaları son derece güçlü performanslarla perdeye taşıyor.
Sam Mendes, yine konformizme teslim olan karakterlerinin çıkmazlarını incelikli bir dille anlatıyor. Filmin ağır ilerleyen temposu, Winslet ve DiCaprio'nun giderek sertleşen karşılaşmaları sayesinde beklenmedik bir gerilim kazanıyor. Dışarıdan kusursuz görünen bir hayatın altında biriken öfke ve hayal kırıklığı, filmin en güçlü yanını oluşturuyor.
Toplumsal yaşamda bireyin önüne geçen kurumlar nasıl zamanla insanı kendi kalıplarına sıkıştırıyorsa, film de evliliği benzer bir mekanizma olarak ele alıyor. Wheeler çifti için evlilik, başlangıçta ortak hayalleri gerçekleştirecek bir birliktelik olmaktan çıkıp, zamanla o hayalleri tüketen bir kuruma dönüşüyor. Amerikan Rüyası'nın vaat ettiği özgürlük ve mutluluk, yerini rutinlere, beklentilere ve birbirine yabancılaşan iki insana bırakıyor.
Revolutionary Road, belki American Beauty kadar güçlü bir film değil; ancak Amerikan Rüyası'nın ardındaki kırılganlığı ve orta sınıf yaşamının görünmez baskılarını başarıyla irdeleyen, etkileyici bir karakter dramı olmayı başarıyor.
Yorumlar