
The Fall hakkında hiçbir şey bilmeden izlemeye başlasanız ve daha önce Tarsem Singh'in The Cell (2000) filmini görmüş olsanız, yönetmenin imzasını ilk birkaç dakikada fark edersiniz. The Cell'deki o gösterişli ve düşsel görsel atmosfer, bu filmde de tüm ihtişamıyla kendini hissettiriyor. Ancak Tarsem Singh için görsellik hiçbir zaman tek başına bir amaç değil; karakterlerin iç dünyasını yansıtan bir anlatım biçimi.
Bir kaza sonucu kolunu kırarak hastaneye kaldırılan küçük Alexandria, yine aynı hastanede yatan Roy ile tanışır. Roy'un anlattığı macera hikâyeleri, ikili arasında kısa sürede güçlü bir bağ kurulmasını sağlar. Fakat zamanla Roy, kendi umutsuzluğu ve çıkmazlarından kurtulabilmek için Alexandria'nın masumiyetini kendi amaçları doğrultusunda kullanmaya başlar.
Filmin anlattığı masal da tam bu ilişkinin üzerine kurulur. Hikâye, bir yandan Roy'un giderek kararan ruh hâline göre şekillenirken, diğer yandan Alexandria'nın sınırsız hayal gücü tarafından sürekli yeniden yazılır. Gerçek hayatta yaşının çok ötesinde yükler taşımak zorunda kalan Alexandria, gerçekle masalı birbirinden ayırmak yerine ikisini iç içe geçirir. Onun hayal gücü, acıyı dönüştüren bir savunma mekanizmasına dönüşür.
Aslında The Fall, yalnızca bir masal anlatmaz; masalların nasıl şekillendiğini de anlatır. Roy hikâyeyi yönlendirdiğini düşünürken, Alexandria'nın hayal gücü anlatıyı sürekli dönüştürür. Böylece masal, anlatıcının değil, onu dinleyenin zihninde yeniden kurulan yaşayan bir dünyaya dönüşür.
Bu yüzden Roy'un giderek karamsarlaşan anlatısı bile Alexandria'nın dokunuşuyla yeniden umut üretmeye başlar. Belki de filmin söylediği en önemli şey şudur: İnsan bazen gerçeklerden kaçmak için değil, onlara katlanabilmek için masallara ihtiyaç duyar. Alexandria'nın Roy'a verdiği şey de tam olarak budur; bir son değil, yeniden başlayabilme ihtimali. Tarsem Singh de bütün bu hikâyeyi, görselliği yalnızca bir süs olarak değil, anlatının ayrılmaz bir parçası hâline getirerek sinemanın en büyüleyici masallarından birine dönüştürüyor.
Yorumlar